Merhabalar, Anadolu'nun İslamlaşma sürecinde önemli bir tarihsel aralığa tekabül eden ve İslam'ın ikinci koşusu olarak adlandırılan 11. ve 13. yüzyıl arasındaki dönemde cereyan eden olaylara dair okuma notlarını paylaştığımız blogumuza hoşgeldiniz.

1 Mart 2015 Pazar

ÖZGÜRLÜK TEOLOJİSİNİN İMKANLARI ÜZERİNE (TOZLU VE DİKENLİ YILLAR) - SUAT YALÇIN*

13:21 Posted by Bedri Münir , No comments

“Bil ki hidayete götüren imamla, kötülüğe sevk eden, ümmeti helak eyleyen imam, Peygamber’in dostuyla, Peygamber’in düşmanı bir değildir. Allah’ın salatı ona ve soyuna olsun Rasulullah buyurmuştur ki:
Ben ümmetim için ne müminden korkarım, ne müşrikten; Çünkü mümini Allah imanı yüzünden kötülükten korur, müşriki de şirki yüzünden kahreder. Fakat ümmetimi gönlü nifakla dolu, dili sözler yapar, bilgili bir dille konuşur, diliyle doğru söyler, iyiliği emreder, hareketiyle kötülükte bulunur, kötülük eden kişinin, münafıkın azdırmasından korkarım”1
Hz. Ali, Muhammed bin Ebubekir’i Mısır Valisi olarak tayin ettikten sonra kendisine söylediklerinin bir bölümü yukarıdaki gibidir ve orada Hz. Muhammed (SAV)’in neden korktuğunu bildirir. Evet, ümmet için en tehlikeli olan münafıklardır. O günde, bugünde ve nihayetinde gelecekte de en tehlikeli olan yine onlar olacaktır. Çünkü onlar Kurtla parçalayıp, kuzuyla ağlaşırlar. Gerçek yüzlerini hiçbir zaman belli etmezler, kendi heva ve heveslerini İslam kisvesi altında gerçekleştirirler, muhakkak ki Rabbim onların hesabını mutlaka görecektir ama bizlerinde bu bilinç içinde bulunmamız gerekir.
Hz. Osman meydana gelen isyan sonucunda katledildikten bir müddet sonra Halifeliğe seçilen Hz. Ali, bütün halifeliği boyunca çok çekmiş ve önce Cemel vakasını, ardından Sıffin savaşını yaşamış, en çok korktuğu şey olan Müslümanların birbiriyle savaşmasında taraf olmak zorunda kalmıştır. Sonra da önce kendisine biat eden ve sonra kendisini suçlayan Haricilerle savaşmıştır ki, bu en sonunda kendi şehadetine de yol açmıştır.  Kaldı ki Müslümanlar arasında nifak çıkmasın diye, uzun zaman içi kan ağlamasına rağmen, kendisinden önceki üç halifeye de biat etmiştir. Bu kadar korktuğu bir savaş kendi başına gelmiştir. Sonraları Hz. Ali o yıllarına
“ Gözlerimde tozlar ve ağzımda dikenlerle yaşadım,” diyecekti. 2
Oysaki 46 yıl önce henüz daha 11 yaşındayken, Hz. Muhammed’e Risalet geldiğinde yanındaydı ve ona her zaman inandı ve onu her ortamda destekledi, Hz. Peygamber’in kendi kabilesini toplayıp Peygamberliğini onlara tebliğ ettiğinde bir tek inanan ve destek veren Hz. Ali olmuştu. O günlerde her şey ne kadar netti, bir yanda bir avuç Müslüman, diğer yanda Mekke’nin müşrikleri, Hz. Peygamber ilk gelen sure olan Alak suresinden sonra (anladığım kadarı ile) Mekke’nin karşısına çıkıp onlara La İlahe İllallah diyordu, Allah’tan başka ilah yoktur, her şeyin sahibi odur diyordu. Köle Bilal ile sahibi Velid Bin Mugire arasında bir fark yoktur diyordu, her şeyi Yaratan Allah, bir gün herkesi öldürecek ve yanına alacaktır ve mutlaka Hesap günü herkesten hesabını soracaktır diyordu. Sizin malınızda mazlumun hakkı var diyordu. Mekkeli müşrikler bir anda şaşırdılar. Hayatında hiçbir zaman yalan söylememiş olan Abdullah oğlu Muhammed tuhaf tuhaf laflar ediyordu. Önce inanamadılar, sonra dalga geçmeye başladılar. Muhammed meczup olmuş, Mecnun olmuş dediler. Aslında önce ürktüler, bir köle ile bir efendi nasıl eşit olurdu, o tek olan Allah kimdi, onların bir sürü ilahı vardı. Geçim kaynakları onlardı, her sene hac mevsiminde giderek daha fazla zengin oluyorlardı. Kazandıkları mallara kendi köleleri nasıl ortak olabilirlerdi.
Hz. Peygamber çok üzülmüştü, bütün hayatı boyunca hep mazlumun yanında olmuştu, asla kimseye bir kötülüğü dokunmamış, hiçbir zaman yalan söylememişti. O emin lakabı ile anılırdı. Şimdi nasıl böyle bir muameleye tabi tutuluyordu, tam bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Gitti evine ve Peygamberliğinden önceki son günleri gibi tekrar içine kapanmaya başladı. Bunun üstüne Kalem suresi nazil oldu.
§  “Nûn velkalemi ve mâ yesturûne- Düşün kalemi ve (onunla) yazdıklarını
§  Mâ ente bini’meti rabbike bimecnun- Sen bir deli değilsin, Rabbinin nimeti sayesinde
§  Ve inne leke le’ecren gayre memnun- Ve senin için kesintisiz bir ödül vardır
§  Ve inneke le’alâ hulukın azıym- çünkü sen, üstün bir hayat tarzına sahipsin
§  Fesetübsiru ve yubsirûne- ve (birgün) sende göreceksin, onlar(şimdi seni küçümseyenler)de görecekler
§  Bieyyükümülmeftun- hanginizin akıldan yoksun olduğunu” 3
Allah’u Teala, Peygamberine sen deli değilsin, Mecnun değilsin diyordu. Çünkü sen üstün bir hayat tarzına, ahlaklı bir yaşantıya sahipsin, mazlumun yanında durur, yetimi korursun diyordu. Şimdi seninle dalga geçenler Mecnun’un kim olduğunu yakında görecekler diyordu. 10 ile 13. Ayetler arasında onların kim olduğunu söylüyordu.“Yemin edip duran alçağa uyma, ya da iğrenç dedikodu yapan iftiracıya, yahut iyiliğe mani olana, günahkar zorbaya, ihtiraslarına esir olmuş zalime ve bütün bunların ötesinde (hemcinslerine) hiçbir faydası dokunmayana uyma”4 diyordu. İşte onlardır asıl Mecnun olan, meftun olan diyordu.
Surenin devamında ise Peygamberine ve dolayısı ile bütün insanlığa Bahçe Sahipleri kıssası ile esas meseleyi anlatmaya başlıyordu. Kendi bahçelerinden en ufak bir meyveyi, sebzeyi fakirlerle paylaşmamak için nasıl kaçtıklarını ve Rabbin onların bahçesini nasıl tarumar ettiğini anlatıyor. En sonunda şöyle diyordu.
29)” kaâlü sübhane rabbina inna künnâ zalimiyn- Onlar Rabbimizin şanı yücedir! Doğrusu biz zulüm işliyorduk! Diye cevap verdiler
30) feakbele ba’duhüm ala ba’dın yetelavamün- ve sonra dönüp birbirlerini suçlamaya başladılar.” 5
Hz. Peygamber (benim kanaatime göre) içine kapanmaya devam ediyordu. Bir müddet sonra Müzzemmil suresi iniyordu ve Rabbil Alemin Peygamberine,
§  “Ya eyyühelmüzzemilü- Ey örtülere bürünen (insan)
§  Kumilleyle illa kaliylen- Gece biraz ilerleyince (namaz için) kalk
§  Nısfehû evinkus minhü kaliylen- gece yarısından biraz önce
§  Evzid aleyhi ve rettililkur’âne tertiyla- ya da sonra(kalk) ve ağır ağır duyarak Kuran oku”6
İçine kapanan Peygamberine “Ey örtülere bürünen, kalk seni Yaradan’a ibadet et diyordu. Daha sonra ise surenin devamında
§  “İnnâ se nulkî aleyke kavlen sekîlâ- Biz(sana) sorumluluğu ağır bir mesaj tevdi edeceğiz
§  İnne nâşietel leyli hiye eşeddu vat’en ve akvemu kîlâ- (ve) gerçek şu ki gece zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır.
§  İnne leke fîn nehâri sebhan tavîlâ- Halbuki gündüzleri seni meşgul edecek yığınla iş var.
§  Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ- ama (hem gece hem de gündüz) Rabbinin adını an ve bütün varlığınla kendini O’na ada
§  Rabbul meşrıkı vel magribi lâ ilâhe illâ huve fettehızhu vekîlâ- (O’dur) Doğunun ve Batının Rabbi; O’dan başka Tanrı yoktur, öyleyse kaderini belirleme gücünü yalnız O’na izafe et
§  Vasbir alâ mâ yekûlûne vehcurhum hecren cemîlâ- Halkın (senin aleyhinde) söyleyebileceği her şeye sabırla katlan ve onlardan uygun şekilde uzaklaş
§  Ve zernî vel mukezzibîne ulîn na’meti ve mehhilhum kalîlâ- Ve nimet içinde oldukları halde (Allah’tan geldiğini umursamadan) hakikati yalanlayanları Bana bırak; onlara bir süre daha dayan” 7
Allah’u Teala  ‘Gece kalk ağır ağır Kuran oku, çünkü gece insanın zihni açık olur daha iyi anlar ve kavrar, gündüzleri işleri çok olur, o yüzden gece kalkman senin hayrına olur’ diyordu. ‘Çünkü sana sorumluluğu ve yükü ağır olan bu sözü indireceğiz. Bunu yaparken bütün varlığını her yerin ve her şeyin sahibi olan Allah’a ada ve halkın senin aleyhindeki bütün kışkırtmalarına ve alaylara katlan, sen onları bize bırak, muhakkak ki o hesabı, Ben göreceğim’ diyordu. Yani içine kapanan Peygamberine önce kendisine gelmesini, sonra Kuran’ı okumasını söylüyordu, çünkü ‘ Sen bizim Peygamberimizsin, seni bütün insanlığa bir ışık olarak gönderdik, bu çok büyük sorumluluk isteyen bir şey, kalk ve gereğini yerine getir. Sana saldıranların yanında durma, onları Bana bırak’ deyip, Hz. Peygamber’in kendine olan güvenini yerine getiriyordu.
Daha sonra onlara nasıl bir ceza vereceğini tasvir ettikten sonra, ilk defa Firavun misalini veriyordu. Onlara da aynı o Firavun’a ne yaptıysa yapacağını söyledikten sonra, nasıl bir şey olacağını şöyle tarif ediyordu. “ Öyleyse hakikati kabul etmeye yanaşmazsanız, çocukların saçlarını ağartan o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız” Müzzemmil 17, Türkçede Bir gecede saçları ağardı diye bir deyim vardır ya, o üzüntü ve dehşet halini anlatan tamda ona tekabül eden bir benzetmedir buradaki, korkudan ve dehşetten çocukların bile saçları ağaracak diyordu. İşte tamda bu yüzden Cenab-ı Allah bu ayette, Rabbiniz sizin doğru yolda olduğunuzu ve sözünü tutacağınızı bilir, gece kalkın okuyabildiğiniz kadar Kuran okuyun, Allah yolunda mücadele edin, Namazınızı dosdoğru kılın ve malınızdan Allah’a güzel bir borç verin, yani malınızı Allah yolunda fakir, fukaraya harcayın diyordu.
3.      Sure olan Müzzemmil ile Peygamberinin hem tebliğ ve düşünce biçimini ayarlayan ve ona tekrar kendine güvenmesini sağlamaya çalışan Allah, kendisine sonuna kadar sahip çıkacağını söylüyordu, yeter ki o ve müminler doğru yolda ilerlesinler, böyle söylüyordu Yaradan Rabbim.
Bir Müddet sonra Müddessir Suresi geliyordu.
§  “Yâ eyyuhel muddessir- Sen Ey (yalnızlığına) bürünmüş olan
§  Kum fe enzir.- Kalk ve Uyar
§  Ve rabbeke fe kebbir.- Rabbinin büyüklüğünü ve Yüceliğini an
§  Ve siyâbeke fe tahhir- Öz benliğini temiz tut
§  Verrucze fehcur.- Ve bütün pisliklerden kaçın
§  Ve lâ temnun testeksir- İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma
§  Ve li rabbike fasbir.- Ama sabırla Rabbine yönel” 8
Evet,  Allah Müddesir Suresinden itibaren artık, Peygamberini, o kendi içine kapanmış, o çok üzülmüş Peygamberini ayağa kaldırıyordu ve ona bütün öğrettiklerini, herkese tebliğ etmesini istiyordu. Bunu yaparken de kendini bütün pisliklerin dışında tutmasını, yalnızca Rabbine yönelmesini ve yaptığı hiçbir iyi iş karşılığında bir menfaat beklememesini öğütlüyordu. Evet bu Sure ile ayağa kalkan ve haykıran Hz. Muhammed artık ölünceye kadar susmayacak, yılmayacak ve savaşacaktı. Çünkü kendisi iyi bir ahlaka sahipti, Mazlumun yanında durur, yetimi korur ve asla yalan söylemezdi. O Mekke’de herkesin eşitlenmesini istiyordu, mazlumların ezilmemesini istiyordu, herkesin birbiri ile kardeşçe yaşamasını istiyordu. Tam on üç yıl boyunca türlü eziyetler çektiler, topu topu bir avuç insanlardı. Buna rağmen hiçbir yılgınlığa düşmüyorlardı. SÖZ’ü söylemeye devam ediyordu. Artık bilginin tekamül olma zamanı gelmişti ve bilgiyi, maddi zenginlikle birlikte daha güçlü hale getirmek gerekiyordu. Medine’ye Hicret eden insan sayısı sadece 154 kişiydi, orada da kendisine inanan belki o kadar, belki biraz daha fazla insan vardı ama artık inşa zamanı gelmişti. Onun içinde yavaş yavaş servetin ele geçirilip, bölüştürülmesinin zamanı gelmişti. Bedir savaşına işte bu üç yüz inanmış kişi ile çıkılıyordu ve kendisinden çok büyük bir orduyu Bedir kuyularında Allah’ın yardımı ile mağlup ediyorlardı. Artık servetinde yolu açılmıştı. Son olarak iktidar kalmıştı, o da Mekke’nin fethi ile bitirilmişti. Artık herkesin eşitlenmeye başladığı o toplum bir yandan kurulurken, bir yandan da egemenlikleri ellerinden giden Mekke sultası alttan alta günlerinin gelmesini bekliyorlardı.
“Hz. Muhammed, fakirler, yetimler, köleler gibi herkesin Allah’ın gözünde eşit olduğunu söylüyordu. Ona göre insanın doğduğu kabile, o kabile içindeki klan ve aile hiç önemli değildi. Hiçbir grup diğerleri üzerinde hak iddia edemezdi. Müslüman olmak- Allah’ın emirlerini yerine getirmek- eski bölünmeleri unutmak demekti. Kabileler ya da zenginle fakir karşı karşıya gelmeliydi. Onlar insandı, bir toplumdu, tanrılar değil, bir Allah’a inanarak birbirlerine bağlanmışlardı.
Birinci yüzyıl Filistin’in de ortaya çıkmış eski bir Peygamber mesajı gibi, zamanına ve bölgesine göre devrimci bir eşitlik mesajıydı bu. Ve şehrin zenginliğini kontrol edenler içinde yıkıcı bir mesajdı, onların gücüne meydan okumaktı.” 9
Veda haccından kısa bir süre sonra vefat ediyordu ama olacakları hissetmiş olmalıydı.
“Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.”
”Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz” diyordu
Kısa bir zaman sonra vefat ediyordu ama daha cenazesi defnedilmemişken, iktidar kavgaları başlıyordu. O gün başlayan tartışmalar, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katledilmesi, Kabe’nin yıkılması, Medine’de kadınlara tecavüz edilmesi ile artık bir daha geri dönülmeyecek bölünmelere yol açıyordu. Evet bütün bu bölünmeler hiç de dini bölünme değildi ve Müslümanlar daha birinci gün fitneye düşmeye başlamışlardı.
Hayır, belki de ilk fitneye düşmeleri ve kafa bulanması Hz. Ayşe’nin çölde kaybolması vakasından sonra başlamıştı. Dedikodu öyle bir hal almıştı ki, Hz. Ali belki de hayatının en büyük hatasını yapmış, sonradan masumluğu Vahiy ile kanıtlanan Hz. Ayşe’yi boşamasını Hz. Muhammed’e telkin etmişti. Muhakkak ki bu yaptığından Vahiy indikten sonra pişman olmuştu ama Peygamberin en sevgili eşi olan Hz. Ayşe bu olayı hiçbir zaman unutmayacaktı. Aslında daha 11 yaşındayken Hz. Muhammed ilk kendi ailesini topladığında ve tebliğde bulunduğunda hepsi kendisi ile dalga geçerken bir tek Hz. Ali ona inandığını ve onun dinine iman ettiğini söylüyordu ve orada açıkça “Ali benim halifemdir” diyordu ama bu söz unutulmuş ve iktidar için kıyamet kopuyordu. Ensar kendi arasında bir Halife seçme derdiyle toplanmıştı, bu toplantıyı haber alan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer toplantıyı basmaya giderken, Medine dışına yerleşmiş olan Hz. Osman’a da haber yolluyorlardı. Orada bir halife seçme derdine düşmüşken, hiç kimsenin aklına bu toplantıyı, Hz. Muhammed’i defnettikten sonra, Hz. Ali’nin de katılacağı bir şekilde yapmak gelmiyordu. Bu acelecilik ne içindi, Hz. Ali’nin katılacağı bir toplantıda acaba, kendilerini Hz. Peygamber’in akrabası kabul eden Medinelilerin, Ali’den yana tavır koyacağını mı düşünüyorlardı? Herkes Hz. Ali’nin ne kadar doğru bir adam olduğunu ve onun Allah’ın adaleti ve sözü dışında hareket etmeyeceğini biliyordu.  Bu acelecilik niyeydi? Bütün bu sorular sorulmaya devam edilebilir. Evet o toplantıda o toplumun en önemli şahsiyeti olan Hz. Ebubekir seçilmişti ama bu şekilde yapılması doğrumuydu? Daha Sevgili Peygamberlerinin naaşı yerdeydi, defnedilmemişti. Halbuki o toplantı o gün ertelense ve Hz. Peygamber’i defnettikten sonra herkesin katılacağı bir toplantıda kimin Halife olacağına karar verilse daha doğru olmazmıydı?
Bu sorulara daha devam edebiliriz? Niye çünkü bugün Müslümanlar, herkesi ve her şeyi bir kutsal perdesinin içine sokuyorlar ve hiçbir olay ne düşünülüyor, ne araştırılıyor ne de eleştiriliyor. Sonuçta Hz. Peygamber ” Bende bir insanım ve öleceğim demiyormuydu?”  Bidayeti ve nihayeti olan yaratılmışı kutsamak doğrumudur? Kutsal olan ezel ve ebed olan Yüce Allah değilmidir? Peki, biz ne hakla herkesi kutsayabiliyoruz, hatadan münezzeh görüyoruz. Bir tek Allah’ın dışında başlangıcı ve sonu olan her şeyin ve herkesin fani olduğunu neden görmüyoruz. Fani olan her şey muhakkak ki eksiktir, bunu bilmekte ve kabul etmekte yarar var. Bir tek Peygamberler sürekli Allah’ın kontrolünde ve denetiminde oldukları için hata yapma ihtimalleri yoktur. Buna rağmen Abese Suresi’nde muhatap kimdir ne anlatılır? Yaratılmış olan kutsanmaz, kutsanacak olan sadece Yaradandır.
O gün orada beklenmeyen Hz. Ali çok kötü günler geçirdikten sonra İslam’ın ikbali için Hz. Ebubekir’e biat ediyordu.
“Hilafet meselesi henüz halledilmişti ki, zaten İslam’a inanarak veya ruhi ihtiyaç neticesinde dahil olmayan çöl Araplarının irtidat ettiği ve her tarafta bir takım yalancı peygamberler ortaya çıktığı haberleri Medine’ye geldi. İslam çok büyük ve çok ciddi bir tehlikeye düşmüştü. İsyan eden Arapların miktarı birkaç milyona ulaşıyordu. Bu irtidat selini durduracak gerçek müminler ise, Medine ahalisinden, umulanın aksine olarak sadakatte sebat eden Mekke ve Taif halkından ibaret yani nihayet 40, 50 bin kişi idi.” 10
“ Gerçekte çöl Araplarının bir kısmı doğrudan doğruya irtidat etmemişti. Onlar namaz kılmaya razı idiler, tabiatı ile Allah’ın birliğini ve nübüvveti de tasdik ediyorlardı. Yalnız Zekat vermek istemiyorlardı. Zekatı vermediği halde şehadet kelimesinde sabit kalanlara kılıç çekmek bir kısım Ashab’a güç geliyordu. Hatta Ömer ‘ Biz, La İlahe İllallah Muhammedun Rasulullah diyenlere nasıl kılıç çekeriz’ diye Halifenin görüşünü eleştiriyorlardı.
Ömer’in görüşü doğruya benziyordu; zira Zekat vermeyenleri irtidat kapsamının dışında tutacaktı. Fakat Ebubekir ‘Resulullah’ın davranışlarından başka hareket tarzı tanımam’ diyerek görüşünde ısrar etti .  Zekatın bir kuruşundan vazgeçmedi”
Yalnız Hz. Ebubekir, savaşmak için Hz. Ali’nin biat etmesini bekleyecekti. Nihayetinde Ali biat edince sefer için ordu hazırlandı.
“Tehlike çok büyük ve bütün ashab endişeli idi. Yalnız Ebubekir’in sarsılmaz metaneti gevşemiyor, tedbir almada hiç kusur etmiyordu. Dinden dönen iki fırkayı perişan ederek Medine’yi hücumdan kurtarmasının ardından, Usame’nin ordusu geri döndü.
Ebubekir bizzat savaşa gitmek üzere Medine dışına çıkmışsa da İmam Ali kendisini engelledi. Ebubekir’in devesinin yularını tutarak: ‘ Nereye Ey Allah’ın Resulu’nün halifesi ? Sana Allah’ın Resulu’nün Uhud gününde söylediğini söylerim ki; Kılıcını kınına sok, kendini riske atarak bizi yasa boğma, Vallahi sana bir hal olursa İslam bundan sonra bir düzene girmez’ dedi” 12
Görüldüğü gibi Hz. Ali yine o üstün ferasetini göstermişti. Oysaki daha çok az bir zaman önce, Hz. Ebubekir halife olarak, kendisinin görüşü alınmadan seçilmişti. Sonuçta bütün bu seferler başarılı oluyor ve düzen sağlanıyordu. Bütün kabileler yine zekat vermeyi kabul ediyorlardı.
2 yıl sonra Hz. Ebubekir ahiret yolculuğuna çıkmadan önce yerine Hz. Ömer’i işaret ediyor ve Hz. Ömer halife seçiliyordu. O ise kendisine Müminlerin emiri diye hitap edilmesini tercih ediyordu. 10 yıl yaptığı halifelik sırasında, İslam orduları iki büyük imparatorlukla savaşa tutuşuyor, İran’ı, Irak ve Suriye’yi fethediyorlardı. Mısır’a giriyorlardı. O çöl de mütevazi bir şekilde yaşayan Araplar bir anda büyük servetlere ve paralara kavuşuyordu. Bu ani zenginleşme, herkesin üzerinde menfi bir tesir yapıyordu ve Müslümanlar daha çok şeyler istemeye başlıyorlardı.
“Önceleri onbeş, yirmi bin dirhemlik bir servete sahip olan Arap, ünlü zenginlerden sayılırken, İran ve Suriye fethinden sonra bu kadar bir servete sahip olmayan savaşçı adeta kalmamıştı. Son derece basit bir gelirle hayat sürdüren Araplar, en sefih, en fazla süs ve gösteriş düşkünü olan iki kokmuş milletle temas ederek eski hale, yeni yaşam tarzını tercih etmişlerdi. Dikkate değerdir ki, İran’la muhabbete başlayıncaya kadar un elemesini, kepeksiz ekmek yemesini bilmeyen Araplar, artık Roma ve İran mutfaklarına rağbet ediyordu.
Bütün bu değişmeler ve bütün bu gelişmeler hiçbir basamak basamak ilerlemeye bağlı olmaksızın, hiçbir geçit devresi geçirmeksizin meydana gelmişti.
Kudüs’ün anahtarını teslim almak için Ali’yi kendi yerine vekil bırakarak Şam’a giden ve yamalı gömleğini taşıyan, kölesiyle nöbetleşe devesine binen Ömer; kendisini karşılamaya çıkan Ebu Ubeyde, Yezid bin Ebi Süfyan ve Halid’i ejderha gibi atlara binmiş, atlaslar giymiş görünce hayretten hiddete, hiddetten öfkeye düşerek onları taşa tutmuştu.
Ömer, bu halin güç hazmedilir olduğunu ve tehlikesini tamamen görmüştü. Fakat bu yasaklanamazdı. Dünyanın serveti Müslümanlara akıp geliyordu. Hiç kimse serveti kabulden çekinip kaçınmıyordu. Yalnız bir fazilet şehbali bu altın dağlarının cansız ve kokusuz zirvesine tenezzül ederek düşünmüyor ve yurt edindiği tok gözlülük o maden kitlelerine acıklı bir biçimde bakıyordu. Bu fazilet ve kanaat Anka’sı, Ömer’ül Faruk idi. Hz. Muhammed’le birlikte yaşadıkları hayat tarzını hiç değiştirmeyen yalnız üç sima görüyoruz: Ebubekir, Ömer ve Ali” 13
Görüldüğü gibi bu kadar hızlı fetihler ve hızlı zenginleşme İslam’ın mütevazi olarak yaşama, dünya malına tamah etmeme ilkesini tersine çevirmişti. Herkes daha fazla kazanma hırsı peşine düşmeye başlamıştı ve Hz. Ömer bu fetihlerin bu kadar hızlı yapılmasının bir hata olduğunu görmüştü ama ne kendisini böyle zenginlik içinde karşılayanları, ne de Şam Valisi olan Muaviye’yi görevden alabilmişti. Acaba o gün onları azletse tarih nasıl akardı, sonuç ne olurdu?
Hz. Ömer Persli bir Hristiyan köle tarafından Cami’de sabah namazını kılarken katledildiğinde, kimin Halife olacağını söylememişti.
“Hz. Ömer bir halife seçmeye mecbur edilince, yani bir düşman tarafından sırtından hançerlenip ölüm döşeğine düşünce, bir şey yapmalı idi. Filhakika, kendisini ziyarete gelen birçok sahabi O’na bir halife seçmesinin zorunlu olduğunu söylemişlerdi. ‘Çünkü Hz. Ebu Bekir bunu yaptı’ demişlerdi. ‘Şayet sen kendine bir veliaht seçmezsen, karışıklıklar olabilir ve belki de bir iç savaş çıkabilir’ Gelen Müslümanlardan bazıları, Hz. Ömer’in kendi oğlu, Abdullah bin Ömer’i seçmesini teklif ettiler. Çünkü Abdullah bin Ömer çok iyi bir Müslüman’dı. Alimdi, mütedeyyindi ve Halife olmak için bütün şartlara sahipti. Hz. Ömer bu teklife çok kızmış ve yanlış hatırlamıyorsam, bu teklifte bulunanı tokatlamış ve şöyle söylemişti. ‘Sen benim Cehenneme gitmemi mi istiyorsun’ Daha sonra devam etmişti. ‘Ne yapacağımı bilemiyorum. Şayet birini tayin edersem, benden önce, benden daha iyi olan birisi, Hz. Ebubekir bunu yapmıştı. Şayet kimseyi seçmezsem, bunu da benden önce ve benden çok daha iyi olan Hz. Peygamber yapmıştı. Şu halde iki şekilde de hareket edebilirim.’” 14
Sonunda Ömer kararını vermişti ve herhangi bir Veliaht bırakmak yerine Hz. Peygamber’in en çok sevdiği 10 kişi vardı onların kendi arasından Halife seçmelerini istemişti. Yalnız buradaki zorluk şuradaydı. Bu 10 kişiden üçü ölmüştü, kendisi de ölüm döşeğindeydi, o halde 6 kişi kalıyordu ve herhangi bir eşitlik halinde işler sarpa saracaktı. Bu topluluğa oğlunu da şartlı olarak kattı. O aday olmayacak, herhangi bir aday yönünde oylar toplanırsa o tarafı destekleyecek, eğer eşitlik olursa Abdurrahman bin Avf’ın desteklediği adayı destekleyecekti. Emir-ül Müminin Hakkın Rahmetine kavuştuktan sonra seçime geçiliyordu. Üç aday, Halife olmak istemediklerini söylemişlerdi, Ömer bin Abdullah zaten aday olamıyordu. Abdurrahman Bin Avf’ta adaylıktan çekildiğini açıklayınca geriye, Hz. Osman ve Hz. Ali kalıyordu. Abdurrahman Bin Avf beş kişiyi odada bıraktıktan sonra birçok gün ve gece Medine’de dolaşıyor ve halkın ve ileri gelenlerin nabzını tutmaya çalışıyordu. Herkese kimin seçilmesini istediğini sordu, daha sonra gelip, seçime geçti.
“Abdurrahman Bin Avf, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye ayrı ayrı şu suali sorar: ‘Şayet ben seni değil, öteki adayı seçersem, sen bunu gönül rızası ile kabul edermisin? Ona karşı buğz besleyip isyan etmezmisin, ona her zaman itaat edermisin? Hatta Abdurrahman bin Avf, onlara sadakat yemini dahi yaptırır. Her ikiside kabul edip, ‘Evet kabul ediyorum, hatta başkasını dahi seçsen itaat edeceğim’ dediler.
Böylece bu anket, Abdurrahman bin Avf’ın sabah ezanını duyduğu ana kadar devam etti. Birkaç gün boyunca gece gündüz çalışmıştı. Ezan sesini duyunca Camii’ye gitti ve diğer Müslümanlarla birlikte Sabah namazını kıldı. Namazdan sonra minbere çıkıp, Müslümanlara, şimdi sizin yeni Halifenizi bildireceğim dedi. Minberden Hz. Osman ve Hz. Ali’ye ayrı ayrı aynı suali sordu: Şayet ben seni halife tayin edersem, sen her zaman Kuran-ı Kerim’e, Hz. Peygamber’in sünnetine Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in tatbikatına uymaya söz verirmisin? Hz. Ali şu cevabı verdi: ‘Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünnetine uymaya evet, fakat ilk iki halifenin tatbikatına uymaya mecbur değilim. Ben de ictihad yapabilirim, müctehidim, onlara her şeyde uymaya mecbur değilim.’  Aynı soruya, Hz. Osman şu cevabı verdi: ‘Evet, Kur’an-ı Kerim, Hadis ve ilk iki halifenin tatbikatına uyacağıma söz veririm’ Bu sırada Abdurrahman bin Avf ellerini havaya kaldırarak ‘Ya Rabbi şahit ol ki, İslam menfaati için ben Hz. Osman’ı halife olarak seçtim’ dedi. Minberden inerek, Hz. Osman’ın minbere çıkmasını söyledi. Bunun üzerine herkes Hz. Osman’a biat etti.” 15
Hamidullah bu meseleyi böyle anlatırken İbni Kesir’den bir alıntı yaparak Abdurrahman Bin Avf’ın Medine’de o dolaşması sırasında çoğunluğun Hz. Osman lehinde görüş bildirdiklerini söylüyor ama kanaatimce bu doğru değil çünkü eğer Hz. Osman Medineliler tarafından bu kadar sevilen bir kişi olsaydı, o isyan çıkmazdı. Dahası Hz. Osman’ın ölümünden sonra Ali yanında taraf olmazlar ve yapılan bu isyanın hesabını sorarlardı. Doğrusu bana yapılan ankette tam tersi bir sonuç çıkmış gibi geliyor. Doğrusunu ancak Allah bilir.
Bütün bunları niye anlattım, özellikle bu bölümün son kısmı önemli her şeye ve herkese uygun hareket edeceğini söyleyen Hz. Osman maalesef Halifeliği boyunca söylediği gibi hareket etmemiştir. Maalesef Ehli Sünnet yazarları bu konuyu hiç görmemeye çalışmaktadırlar. Nasıl mı?
“Hz Muhammed, Mekke’nin kontrolünü Ümeyye klanından söküp almıştı ama şimdi onlardan biri olan Osman İslam’ın lideri olduğuna göre, Ümeyyeler eskisi gibi unvanlı Aristokrat olmak istiyorlardı ve Osman’da onlara direnemeyecek gibi görünüyor, ya da direnmek istemiyordu.
Orduda üst rütbeler, valilikler, müdürlükler hep Ümeyye’lere gitti. Eski dostlar yetenekli adamlar gibi gösterilerek önemli yerlere getirildi ve üst makamlar iltimasla ele geçirildikten sonra yolsuzluklar görülmeye başladı. Bir general çok çalışmasına rağmen karşılığını göremeyince öfkelendi ve başkaları yüzünden otoritesini kaybetti. Ve ‘Birisi sığırın sütünü sağarken, ben boynuzunu mu tutacağım?’ diye itiraz etti.
Hz. Muhammed’in sadelik ve eşitlik hali Ebubekir ve Ömer dönemlerinde de devam etmişti, ama Osman döneminde lüks tüketim başladı. Medine’de kapalı bahçeleri, mermer sütunları olan büyük bir saray inşa edildi, ülke dışından yiyecekler ve aşçılar getirildi. Ebubekir ve Ömer oldukça mütevazi, Hz. Muhammed’in muavini unvanını kullandılar. Ama Osman bununla yetinmedi, daha büyük bir unvan istedi, Allah’ın Muavini –Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi- olarak tanınmakta ısrar etti ve kendisinden sonra gelecek hırslı hükümdarlarında ilahi gücü, dünya gücü olarak kullanmalarına olanak sağladı.” 16
Mesela zekat’ı sınırların çok geniş olduğu ve Müslüman nüfusun gayri Müslim nüfustan daha az olduğu gerekçesiyle mecbur olmaktan çıkardı. Halbuki zekat için Hz. Ebubekir Müslüman’lar arası bir çatışmanın çıkmasından çekinmemişti. Görüldüğü gibi ne Hz. Peygamber’in sünnetine, ne de iki halifenin ictihadlarına uymuyordu. Ümeyye oğullarının yaptıkları ise herkesi iyice çileden çıkarıyordu.
“Hz. Ali İslam’ın mülklerinin zimmete geçirildiğini söyleyerek herkesi uyardı. Ümeyyeler aç bir kurt sürüsü gibi gördükleri her şeyi yiyip yutuyorlardı. ‘Osman küstah bir tavırla omuzlarını silkelerken, kardeşleri de yanında duruyor, develerin baharda ot yemeleri gibi, Allah’ın mülklerini yiyorlar’ diye konuştu.” 17
“Osman’ın ilk icraatı, verdiği sözün tamamen zıddına hareket etmek oldu. Gerçekten Osman ne söz vermişti? Rasul’ün sünnetinden ve Ebubekir’le Ömer’in izinden ayrılmamak. Halbuki halife olduktan biraz sonra, Hz. Peygamber’le alay ettiği için kovulan Hakem b. Ebi’l As’ı sürgün edildiği yerden getirmek, bunun uğursuz oğlu Mervan’ı başkatip yapmak, Fedek bahçesini Mervan’a bağışlamak oldu. Biraz sonra Sa’d bin Ebi Vakkas’ı azl ile yerine genç bir Emevi’yi geçirdi. Eğer Ebubekir ve Ömer hayatta olup da Osman’ın bu icraatını görmüş olsaydılar. Şüphesiz Osman’ı hilafetten indirirlerdi.” 18
Hz. Osman  yaptığı bu iki atama ve sonrasında, Mısır Valisi Amr b. el-As’ı görevden alıp, yerine Abdullah bin Sa’d’ı tayin edecekti. Bütün bu icraatları hem kendi sonunu hızla getirecek, hem de İslam toplumunu bir daha hiç birleşmemek üzere ayıracaktı. Onca yıldır iktidar hasretiyle yanıp tutuşan Ümeyyoğulları artık aradıkları fırsatı bulmuşlardı ve bir daha iktidardan hiç vazgeçmeyeceklerdi. Ta ki Abbasi’ler tarafından yıkılıncaya kadar, ama o zamana kadar bütün değerlere saldıracaklardı.
Hz. Ömer, aslında neler olabileceği ile ilgili bir şeyler hissediyordu, Abdullah b. Abbas’ın naklettiğine göre bir gün yanına gelip canının sıkkın olduğunu görüyor. Hz. Ömer “Hilafet işi hakkında ne yapacağımı bilmiyorum. Kalkıp oturuyorum, bu hususta kararsızım” diyor. Abbas önce Hz. Ali ile ilgili düşüncelerini soruyor. “Hiç şüphe yok ki Ali bu işe ehildir. Fakat mizacında biraz mizaha meyil vardır ve benden sonra Halife olursa muhakkak sizi doğru yola sevk ve teşvik eder düşünce ve inancındayım” diyor.
“ Dedim ki:
§  Osman hakkında düşüncen nedir?
Dedi ki:
§  Onu yerime geçirsem İbn Ebi Muayt’ı halkın başına bela eder. Arap da ona ilgi göstermez olur, sonunda boynu vurulur. Vallahi ben onu yerime geçirsem, o öyle yapar, Arap böyle yapar.
Yani Osman halife olursa anne bir kardeşi olan Velid b. Utbe b. Ebi Muayt’ı bir devlet işinin başına getirir, Arap da onun bu gibi adamları iş başına geçirmesinden nefret duyarak onun aleyhine ayaklanır ve sonunda kendisinin katline sebep olur, demektir.” 19
Nitekim Hz. Ömer son derece haklı çıkacaktır.
“Orta Irak’ta, garnizon şehri olan Kufa’nın valisi olan Valid, emrinde çalışan insanları hor görüyor, açıkça küçümsüyordu. Saklamaya bile gerek görmediği bir Arap züppeliğiyle, yerli Irak’lılara taşralı ayaktakımı diyerek hakaret ediyordu. Suçsuz insanları hapse atıyor, insanların topraklarını ellerinden alıyor, kamu hazinesinden para çalıyordu. Ama ona göre bütün bu şikayetlerin hiçbir değeri yoktu. Keçi yellenmesi gibi gelip geçici şeylerdi onlar.
Fakat Valid bir gün Kufa Camisine sarhoş olarak girip namaz kılanların önünde minberin yan tarafına kusunca, bardağı taşırdı ve gelip geçer dediği o keçi yellenmesi, bu haberi Medine’ye kadar götürdü. Kufalılar Medine’ye bir delegasyon yollayıp onun halkın önünde kırbaçlanmasını istediler, ama Osman onları hemen reddetti. Dahası, buna cüret ettikleri için delege üyelerini cezalandırmakla tehdit etti ve Kufalılar Müminlerin Anasından yardım isteyince, öfkelendi ve ‘Irak’lı sersemler ve asiler Ayşe’nin evinden başka sığınacak yer bulamadılar mı yani? diye bağırdı” 20
Fakat bu hareket ve söz, Hz. Peygamber’in en sevdiği eşi olan Müminlerin Anasını, çok kızdırmıştı. Bugüne kadar Hz. Ali ile hep rakip olan Hz. Ayşe ilk defa onunla aynı saftaydı. Artık bunlara haddini bildirmek gerekiyordu ve ilk Cuma’yı bekledi. Her ne kadar kadında olsa O Hz. Muhammed’in eşiydi ve toplumda çok saygı görüyordu, hiç kimse kendisini böyle aşağılayamazdı.
“ Ayşe daha öncede sinirlenmişti ama bu kez iyice öfkelendi. Suçlular serbest kalıp ortalarda dolaşıyor, masumlar dayak yiyordu. Artık hiçbir perde ya da peçe durduramazdı onu. Halk içinde yüzünü örtmek, sesini kısması anlamına gelmiyordu elbette, özellikle Cami’de olmamalıydı. Hz. Ayşe bir sonraki Cuma sabah namazında camiye gitti ve bir zamanlar Hz. Muhammed’in giydiği mesti elinde sallayarak, o keskin ve yüksek sesiyle Osman’a ‘Baksana buraya sen, Hz. Peygamber’in mesti bile hala sapasağlam duruyor, parçalanmadı’ diye bağırdı. ‘Sen onun sünnetini uygulamalarını bu kadar çabuk mu unuttun?’
Hz. Osman onu dikkate almak zorundaydı elbette. Bir mestin bu kadar etkili bir şekilde kullanılabileceğini kim düşünebilirdi ki? Camide namaza gelen cemaat birden öfkelendi, Osman’ı kınamak ve Ayşe’ye destek vermek için herkes mestini çıkarıp havaya kaldırdı ve salladı. Böylece yeni bir propaganda aracı ilk kez etkili bir şekilde kullanıldı ve aynı şey daha sonraki yüzyılarda bütün halifelere, şahlara ve sultanlara karşı yapıldı ve onlar da otoritelerini desteklemek için Hz. Muhammed’in sandallarını, gömleklerini, dişlerini, tırnaklarını ve saç tellerini kullandılar.”21
Hz. Ayşe bu muhalefeti yaptıktan bir müddet sonra Mekke’ye doğru hareket edecekti. Artık olacakları görmüştü ve orada olmak istemiyordu. Hz. Osman’ın kendi kardeşini cezalandırmak için söz vermesine rağmen bahanelerle bundan kaçınması artık iyice bardağı taşırmıştı üstelik kendinden önceki Halife Hz. Ömer’in bir oğlunu böyle bir hareketinden ötürü cezalandırmış ve ölümüne sebep olmuştu, halk tabiî ki bunu çok iyi hatırlıyordu.
Sonuçta artık Hz. Osman indirilmek üzere isyan bayrağı çekilmiş ve Hz. Ali’nin bütün çabasına ve kendi oğullarını bizzat Hz. Osman’ı korumaları için görevlendirmesine rağmen sonunda kan akmış ve Hz. Osman öldürülmüştü. Kendisinden yardım isteyen kuzenini atlatan ve bahaneler üreten Muaviye bu sona katkıda bulunuyor ve zamanının geldiğini görüyordu. Sahtekar, Mervan bir şekilde bu kargaşadan kurtuluyor ve Hz. Osman’ın kanlı gömleği ile parmaklarını Muaviye’ye getiriyor, birde bunlara Amr b. El As gibi çok kurnaz bir adam katılınca Şam’da artık kazanlar kaynatılmaya başlanıyordu.
Hz. Ali ise bütün bu kargaşanın içinde İslam’ın selameti için herkesin kendisine verdiği Hilafet görevini kabul ediyor ama şüphesiz işinin ne zor olduğunu görüyordu. Ümeyyeler, iktidarın tadını almışlar ve hiç bırakmaya niyetleri yoktu, Ali ise Allah’ın ve Peygamber’in çizdiği yoldan bir dirhem bile ayrılmayan taviz vermeyen bir kişiliğe sahipti. Onu İslam ümmetinin sıradan Müslümanları destekliyor ve çok seviyorlardı, çünkü biliyorlardı ki Ali asla adaletsizlik yapmazdı.
Acaba Hz. Ali’nin çilesi bitmişmiydi, yani gözlerinde tozlar ve ağzındaki dikenlerle yaşamasının sonu gelmişmiydi?
Allah’ın Rasulü’nün bütün risaleti boyunca kurmaya çalıştığı düzen, Adalet, eşitlik ve kayıtsız, şartsız tevhid inancı idi. Acem’in, Arab’dan, Kürd’ün, Türk’ten herhangi bir fazlalığı ya da eksikliği yoktu. Bu toplumu dişleriyle, tırnaklarıyla kurmaya çalışmışlardı. İslam artık iyice fitne ve kargaşanın içine düşeceği çağları yaşayacaktı. Biz Müslümanlar gelecekte bu dünyada yine yerimizi alacaksak kendi tarihimizi bilmek ve yüzleşmek zorundayız. Yunus’un dediği gibi Yaradılanı, Yaradan da ötürü sevmek zorundayız. Kuran’da “Bir toplum kendini değiştirmedikçe biz onları değiştirmeyiz” (R’ad. 13/11) denildiği gibi, artık kendimizi değiştirmenin zamanı geldi de geçiyor. Rabbim amelimizce muammele eder inşallah
( Bütün bu yazdıklarım benim kendi okuduklarım sonucunda çıkardığım bir metindir, doğrusunu ancak Allah bilir.)

1. (Neh’cül Belaga, s.363, Muhammed bin Ebibekir’i Mısır’a vali tayin ettikten sonraki ona verdikleri emir)
2. Lesley Hazleton, Peygamberden Sonra, s.71
3. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Kalem Suresi
4. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Kalem Suresi
5. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Kalem Suresi
6. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Müzzemmil Suresi
7. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Müzzemmil Suresi
8. Muhammed Esed, Kuran Mesajı, Müddesir Suresi
9. Peygamberden sonra, Lesley Hazleton, s.18
10. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, İslam Tarihi, Hz. Ebubekir’in hilafeti, s.302
11. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, İslam Tarihi, Hz. Ebubekir’in hilafeti, s.303
12. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, İslam Tarihi, Hz. Ebubekir’in hilafeti, s.303
13. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, İslam Tarihi, Hz. Ömer’in hilafeti, s.312
14. Muhammed Hamidullah İslam Müesseselerine giriş, Hz. Osman’ın Halife seçilmesi, s.118
15. Muhammed Hamidullah İslam Müesseselerine giriş, Hz. Osman’ın Halife seçilmesi, s.122-123
16. Peygamberden sonra, Lesley Hazleton, s.88
17. Peygamberden sonra, Lesley Hazleton, s.89
18. Muhammed Hamidullah İslam Müesseselerine giriş, Hz. Osman’ın Halife seçilmesi, s.332-333
19. Ahmed Cevdet Paşa, Kısas’ı embiya s. 413
20. Peygamberden sonra, Lesley Hazleton, s.90
21. Peygamberden sonra, Lesley Hazleton, s.91-92

* kaynak: https://otekimahalle.wordpress.com/2015/01/15/ozgurluk-teolojisinin-imkanlari-uzerine-tozlu-ve-dikenli-yillar/

ÖZGÜRLÜK TEOLOJİSİNİN İMKANLARI ÜZERİNE (VE DEVRİM) - SUAT YALÇIN*

13:17 Posted by Bedri Münir , No comments
Artık Kırk yaşına gelmişti, içinde bulunduğu toplumdan devamlı kaçar olmuştu, sık sık bulunduğu şehrin dışına gidiyor ve kendi şehrine bir tepeden bakarken,  gördükleri ve düşündükleri kendisini adeta tiksindiriyordu.
“ Mekke halkı şu sınıflara ayrılmaktaydı: Dış ticaret yapan ve Mekke civarındaki vahalarla Arap yarımadasındaki değişik şehirlere mal satan tacirler; Mekke’ye uğrayıp geçen tacirlerle, Mekke’liler arasında aracılık edenler; Kâra ortak olmak şartıyla küçük tacirlere kredi açan sarraflar; tamamen faizle geçinen tefeciler.
Bunlar, Mekke’de serveti alinde tutan sınıflardı. Ticaret, menkul değerler, civarda üzüm ve hurma yetiştirilen bağlar, domuz çiftlikleri ve şarap üretim yerleri tamamen bunların elindeydi.
Sermaye sahibi bu azınlığın, yanında sayıları on binleri bulan çiftlik işçileri, sarraflar, ticarethaneler ve kafilelerde çalışan görevliler ve tamamen aç insanlar bulunuyordu.”1
“Afrika’dan getirttikleri kölelere silah eğitimi vererek bunları kervanlarının korunmasında, Mekke içi ve dışındaki çıkarlarının himayesinde kullanıyorlardı. Böylece bir ordu ve polis gücüne de sahip olmuşlardı.” 2
Her sene Mekke’de Hac oluyordu, Kabe’yi ziyarete gelen Hacılar aynı zamanda ticareti de zenginleştiriyorlardı. Burada kurulan pazarlarda Mekke tüccarı dışarıdan gelenlere o zaman ve yer için akla gelebilecek her şeyi satıyorlardı, servetlerine servet katıyorlardı.
Bu pazarlardan en büyüğü ve güzeli Ukaz Pazarıydı,
“Ukaz Pazarında, cariyelerin satıldığı pazarlarda kurulurdu. Buralarda, siyahi Habeşistanlılar, beyaz Romalılar, Esmer Hintli, Mısırlı ve İranlı kadınlar satılırdı. Buralara Orta Asya’dan bile kadın getirilirdi”3
“Mekke tüccarları arasında varlığı binlerle ifade edilen, sayısız kervanları, sarrafiyeleri ve Mekke civarında hurma ve üzüm bağları olan kişiler bulunuyordu. Ama bunun yanında iş yapabilmek ve yaşayabilmek için borçlananlarda vardı.
Borçlanan her tacir kar edecek diye bir kural yoktu. Sermayesini kaybettiği ve borcunu vadesinde ödeyemediği zaman, hiçbir şey onu ağa düşmekten kurtaramazdı. Borcuna karşılık özgürlüğünü feda etmesi gerekebilir ve borcu veren kişinin alacağını ödeyene kadar onun kölesi olabilirdi.
Alacaklı vadesi geldiği zaman verdiği parayı misliyle isterdi. Dolayısı ile borcunu ödemek için köleleştirilen kişinin bu durumu yıllarca sürüp giderdi. Belki ömür boyu köle olarak kalabilirdi. O, alacaklı için sahip olduğu diğer mallardan farksız bir meta olurdu. Zaten kölenin ne hakkı olabilirdi ki? Bazı alacaklılar borçlarını başka yollarla tahsil etmeye giderlerdi. Örneğin köleye ihtiyacı olmayabilir veya borçlunun uhdesinde bulunan kadın veya kızlarda gözü olabilirdi…
Böyle olunca borçlu, borcuna karşılık alacaklıya karısını, annesini, kızını veya oğlunun karısını vermek zorunda kalırdı. Alacaklı borca karşılık aldığı bu kadın veya kızı, sırf kendisi yararlanmak için almazdı. Aksine ondan yararlandıktan sonra kapılarında belli bayraklar asılı olan büyük genelevlerden birinde çalıştırabilirdi. Bu gayet lüks döşenmiş, her türlü içkinin bulunduğu ve çeşitli kokularla havası güzelleştirilmiş fuhuşhanelerde, borçluların kadınları da dünyanın çeşitli bölgelerinden getirilmiş esmer, beyaz ve zenci kadınlarla birlikte yaygın olan namus ticaretinin sermayesi olurlar ve yabancı tacirlerle zengin Kureyşli gençlerin arzularını tatmin etmeye çalışırlardı.
Alacaklı verdiği borcu, borçlunun karısı veya kızının o çirkin meslekte kazandığı parayla kat be kat fazlasıyla tahsil ettikten sonra, onu ailesine teslim ederdi. Kureyşlilerde bu zillete boyun eğmiş insan sayısı bir hayli fazla idi.
Niceleri de bir gün böyle bir konuma düşme korkusuyla kız çocuklarını daha doğar doğmaz canlı canlı toprağa gömmekten çekinmemekteydi.”4
“Mekke’yi yöneten kanunlar, bu zenginlerin çıkarları dışında hiçbir şeyi konu almamaktaydı. Çıkan her kanun, onların yoksul ve zavallıların boğazlarındaki pençelerini biraz daha sıkmaktan öteye gidemiyordu. Sahip oldukları mal ve serveti biraz daha arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
O dönemin erkekleri, sahip oldukları köleler, mallar, içtikleri şaraplar, öldürdükleri zavallılar ve edindikleri şöhret ve kadınlarla övünürlerdi. Kadınlar ise aşıkları, erkek çocukları ve erkek çocuk doğurma güçleriyle övünürlerdi. Bu çocuklara nasıl ve kimden hamile kaldıkları hiç önemli değildi. Çünkü o toplumda kadın erkek ilişkisini belirleyen sadece evlilik kurumu değildi.
Yoksulları koruyacak hiçbir şey de yoktu. Ne kanunlar, ne hakim olan örf ve tabii nede tacirlerin ve tefecilerin dayattıkları gelenekler onları himaye etmekteydi.
Hatta Kabe’nin putları arasında onları koruyacak bir put bile yoktu!!
Yoksullar önemsiz varlıklardı; erkekleri köle olacakları günün beklentisi içinde, namuslu kadınları ise azgınların zulmüyle genelevde fahişe yapılacakları günün tedirginliği içinde yaşarlardı.
Mal, meta, putlar ve Kabe zenginlerindi. Yoksullar ise tuzağa düşmüş çaresizlerdi. Günlük hayatın şaşalı görüntüsünden bir anda düşüveren ve sıkıntıların doğurduğu çaresizlikle köleleştirilen erkekler, eşlerinin ve analarının kucaklarından sökülüp alınarak yabancı erkeklerin kucaklarına atılan kadınlar, masum ve bakir tenleri, kadına susamış sefillerin pençelerine teslim edilen genç kızlar, Afrika sahillerinden satın alınarak azgın efendilerinin arzularını yerine getirmeye çalışan zavallı köleler…
Mekke işte bunlar için, çile, zillet, acı ve aşağılanmadan başka bir şey ifade etmemekteydi.”5
Doğmadan babasız, 6 yaşında annesiz kalan Muhammed (SAV ), daha küçücük yaşlarında sığındığı amcası yoksul Ebu Talib’in evinde ayakta kalma mücadelesi veriyor. Daha küçücük yaşlarda başladığı kervanlardaki çalışmasına, devam ediyordu. Bir yandan da gördüğü bütün hilekarlıklardan iyice tiksiniyor ve bir tek sefer dahi yalan söylediği, birini kandırdığı görülmüyordu. Haklı olarak “Emin” sıfatını alıyordu. Hatice’nin kervanlarını kendisine emanet etmesinden itibaren hayatı maddi olarak değişiyor ve yaptıkları evlilikten sonra ise artık herhangi bir sıkıntı çekmemeye başlıyordu ama Mekke’de gördüğü bu sefih hayattan adeta kaçıyordu.
Giderek uzaklaştığı bu sefil hayattan ve sorguladığı bu sistemden kendini artık daha da sık bir şekilde Hira mağarasına atıyor ve giderek artan sürelerde, mağarada kalıyordu. Tıpkı kendisinden önce böyle davranan Amr oğlu Zeyd gibi, özellikle Ramazan ayında artık süreyi o kadar uzatmaya başlamıştı ki, sevgili eşi Hatice kendisinden iyice endişelenmeye başlamıştı. Giderek daha içine kapanıyordu, sanki doğacak olan güneşten önceki fecr halinin başı gibiydi hali ve bu durum eşini iyice telaşa sokuyordu.  610 yılının o Ramazan gecesinde Miladi olarak Temmuz veya Ağustos ayına tekabül eden bir günde 6   yine Hira mağarasının içinde tefekkür halinde iken birden o sesi duydu.
“OKU”
“Muhammed (s), ilkin gerçek bir metni okumasının istendiğini zannetti,  ümmi olduğu için o talebi yerine getirmesi mümkün değildi. Bu nedenle ‘Ben okuyamam’ dedi. Bunun üzerine (kendi sözleriyle ) ‘Melek beni yakaladı ve kendine çekti, öyle ki bütün gücüm kaybolup gitti; sonra beni bıraktı ve OKU dedi’. ‘Ben, Okuyamam diye cevap verdim. Sonra beni yeniden yakaladı ve kendine çekti; sonra beni bıraktı ve dedi. ‘OKU’, ben tekrar cevap verdim. ‘ Okuyamam….’ Sonra beni üçüncü defa yakaladı ve kendine çekti ve tekrar bıraktı ve dedi; ‘ Oku, Yaratan Rabbin adına- insanı bir yumurta hücresinden yaratan! Oku, çünkü Rabbin sonsuz Kerem sahibidir. …’ Böylece Muhammed (s) ani bir aydınlanma ile, okumaya yani Allah’ın mesajını almaya ve anlamaya çağrıldığını fark etti.” 7
Evet neydi o ilk gelen Ayetler
§  Ikre’ bismi rabbikelleziy halak-OKU yaratan Rabbin adına
§  Halakal’insane ma alak-İnsanı bir yumurta hücresinden yaratan!
§  İkre’ ve Rabbükel’ekremü-Oku, çünkü Rabbin sonsuz kerem sahibidir,
§  Elleziy alleme bilkalemi-(insana) kalemi kullanmayı öğretendir,
§  Allamel’insane ma lem ya’lem- İnsana bilmediğini belleten
Bütün bu yaşadıklarından sonra korkmuş olarak, ne olduğunu anlamadan, kendisini kan ter içinde evine atıyordu. Ne olmuştu, neye uğramıştı. Bunu nasıl birisine anlatabilirdi, bugüne kadar asla yalan söylememişti. Şimdi böyle bir şeye kendisi zor inanıyordu, kimi inandırabilirdi. İşte bu kendi ifadeleriyle anlattıkları şeyler yaşadığı o anda nasıl bir ruh haline büründüğünü çok iyi anlatıyor.
Allah Resulü yüreği titreyerek korku içinde evine döndü ve eşi Hatice bt. Huveylid’in yanına giderek “Beni örtünüz, beni örtünüz” dedi.  Korkusu gidinceye kadar onu örttüler. Sonra Hz. Peygamber başından geçenleri Hz. Hatice’ye anlatarak: “Kendimden korktum”dedi. Hz. Hatice: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten aciz olanların yüklerini çekersin, yoksula verir, hiçbir şeyi olmayana bağışta bulunursun, misafiri ağırlarsın, bir felakete uğrayana yardım edersin” dedi. 8
“Daha sonra Hz. Hatice, Hz. Peygamber’i alıp amcasının oğlu Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdüluzza’ya götürdü. Bu zat, cahiliyye zamanında Hristiyan olmuş bir kimse olup İbranice yazıyı bilir ve İncil’den de bazı şeyleri İbranice okuryazardı. O sırada Varaka gözleri sonradan görmez hale gelmiş bir ihtiyar idi. Hatice Varaka’ya: “Amcamın oğlu! Dinle bak, yeğenin neler söylüyor” dedi. Varaka: “Yeğenim, ne oldu, hayırdır?” diye sordu. Hz. Peygamber başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Varaka şöyle dedi: “Bu gördüğün, Allah’ın Hz. Musa’ya gönderdiği Nâmus’tur. Keşke senin davet zamanında genç olsaydım! Kavminin seni bu şehirden çıkaracakları zaman keşke hayatta olsam!”9
Bu sözlerle biraz rahatlayan Hz. Muhammed ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Peki Yüce Allah bu ilk gelen ayetlerle Hz. Muhammed’e ne anlatıyordu, ne söylüyordu?
Oku; Peygamber Muhammed (SAV) şaşırıyordu, ben ne okuyacağım, okuyamam diyordu. Cebrail (AS) devam ediyordu.
Oku yaratan Rabbin adına
İnsanı bir yumurta hücresinden yaratan
Ortada herhangi bir kitap, yazı yoktu ki neyi okuyacaktı; Halbûki, Allah ona benim adıma oku diyordu, yarattığım her şeyi oku, devam eden bu yaratma halini, yaşananları oku, insanı ilk yarattığımız hali oku, hani biz ona eşyayı öğretmiştik. O ilk günü hatırlatıyordu, işte o ilk gün biz size bilmediğiniz her şeyi öğretmiştik, çünkü biz sizi bir yumurta hücresinden, bir damla sudan yarattık, sonra her şeyi öğrettik. O halden, bu hale dönüştürdük. Seni bir damla su iken insan şekline dönüştüren Rabbin adına, onun için, onun öğrettiklerini oku diyordu. Peki niye okuyacaktı, sebebi neydi?
Allahu Teala, Cebrail (AS) aracılığı ile devam ediyordu. Çünkü Rabbin sonsuz Kerem sahibidir; onun için oku ( Kerem’in anlamı 1-Vermek, cömertlik; 2-Şeref, asalet demektir. )
Yani Allahu Teala, son Peygamberine diyordu ki, bu gördüğün her şey yani mülk benim bunu siz insanlara emanet olarak verdim ve sizleri benim bu ikramımla ödüllendirdim. Ki O insana kalemi kullanmayı öğretendir yani aklını kullanmayı öğreten ve O şüphesiz insana bilmediği her şeyi öğretmişti. Her şey o ilk gün, Adem’in yaratıldığı o ilk gün olmuştu, işte o gün öğrendiklerini okumasını söylüyordu.
“İŞTE O ZAMAN Rabbin meleklere: “Bakın ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım! demişti. Onlar: Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. (Allah ) Sizin bilmediğiniz (çok şey var, onları) ben bilirim diye cevapladı.”10
Muhammed Esed burada Halife terimini “Bakın ben yeryüzünde ona sahip çıkacak birini yaratacağım şeklinde çeviriyor ve bu çeviriyi şu şekilde izah ediyor. ( Lafzen, “dünyada bir varis ya da bir halife yaratacağım”  Halife terimi, başkasının yerini aldı, anlamındaki halefe teriminden türemiştir. Bu temsilde de insanın yeryüzündeki meşru hakimiyetini göstermek için kullanılmıştır ki, buda en uygun olarak, ‘yeryüzünde ona sahip çıkacak’ şeklinde (mülkiyetinin kendisine emanet edilmiş olması) çevrilebilir. Bkz. Bütün insanlardan yeryüzünün halifeleri olarak söz edilen 6:165, 27:62, 35:39)
“Ve Adem’e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve “ Dedikleriniz doğruysa haydi bu şeylerin isimlerini bana söyleyin bakalım!” dedi. 11
Esed ayetin açıklaması ile ilgili bakın ne diyor. (Yani safiyetinizden dolayı kendinizi “yeryüzüne sahip çıkmaya” daha layık görme iddiasında haklıysanız)
“Onlar: Kudret ve egemenlikte kusursuz ve eksiksizsin! Senin bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Doğrusu yalnız Sensin her şeyi bilen, gerçek hikmet sahibi, diye cevap verdiler.” 12
O: Ey Adem bu (şey)lerin isimlerini onlara bildir! buyurdu. (Adem) isimleri onlara bildirince (Allah): Göklerin ve yerin gizli gerçekliğini, açıkladıklarınız ve gizlediklerinizin tümünü yalnız Ben bilirim dememişmiydim? dedi.” 13
“Sonra meleklere, ‘Haydi (Adem)in önünde yere kapanın dediğimizde, İblis dışında hepsi yere kapandı. O ise reddetti ve (üstelik) küstahça böbürlendi: Böylece hakkı inkar edenlerden oldu. 14
Evet o ilk günde Allah Adem’e bütün “eşyayı” öğretmişti. Yani bütün bilgiyi ona yüklemişti. Cebrail vasıtasıyla ilk vahyi Peygamberimize gönderen Yüce Allah, işte o ilk yaratılış günü yüklediği “bütün her şeyi”  okumasını kendisinden istiyordu. Çünkü Sonsuz Kerem sahibi olan Allah, Şeytanın yolunda gidenlerin ele geçirdiği iktidarı ve serveti “Adem oğullarına” yani sahibine iade etmek için Hz. Muhammed’i Peygamber olarak gönderiyor ve Kuran’ı insanlığa ışık saçan bir rehber olarak indirmeye başlıyordu.
Ayetleri 1 yıl sonra tamamlanan Alak Suresi’nin sonraki bölümünde Cenab-ı Allah şöyle sesleniyordu.
6- Kella innel insane leyatgaa- Gerçek şu ki insan fütursuzca azar
7- en reahüstegnâ- ne zaman kendini yeterli görse
8- inne ila Rabbikerrüc’a- Oysa herkes eninde sonunda Rabbine dönecektir.
İlk 5 ayetinde Peygamberine bütün mülkün sahibi olan Allah adına oku diyen çünkü sonsuz Kerem sahibi Allah’ın ikram ettiği şeylerle kendini yeterli görenlerin sınırsız bir şekilde azdığını söylüyor ve sonra diyor ki, onlar hiç düşünmezler, sonunda ölüp bize dönecekler. Çünkü nefisleri ve iblis onların gözlerine ve vicdanlarına perde indirmiştir.
9-ere’eytelleziy yenha-Hiç düşündün mü şu engellemeye kalkışanı
10-Abden iza salla- (Allah)ın bir kulu(nu) namazdan
11- ere’eyte in kane alel hüda- Hiç düşündün mü o doğru yoldamıdır
12- ev emere bil takva- ya da Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle yüklü mü?
13- ere’eyte in kezzebe ve tevella- Hiç düşündün mü, onun hakikati yalanla(ma)yabileceğini ve sırtını (ona) dön(mey)ebileceğini?
14-elem ya’lem biennallahe yâre- O bilmezmi ki, Allah ( her şeyi ) görür.
Daha sonra muhtemelen Ebu Cehil’in yaptığı bir eylemden bahsediyor. Gördün mü diyor, o namazı engellemeye kalkanı, burada Hz. Peygamber’e hitap ediyor ve bu ibadeti engelleyen kişiyi gördün mü, o ne kadar engellerse engellesin o doğru bir iş mi yapıyor.  O doğru bir yolda değil, Allah’a karşı suç işliyor ve zannediyor ki bu kılınan namazı engelleyecek ve böylece bu yükselen şeyin önünde durabilecek. Oysa o bilmez mi ki Allah her şeyi görüyor. Bütün bu çabalamaları boşuna, Muhammed Esed, bu ayet ile ilgili dipnotunda burada Ebu Cehil’in kastedildiğini ama ayete evrensel bir yerden bakmak gerektiğini söylüyor.  Çünkü Ebu Cehil Mekke şehrinin oligarşisini temsil ediyor.  Sonra devamla ( Ancak yukarıdaki pasajın muhtevası, aslında herhangi bir tarihsel olayın veya durumun çok ötesine uzanmaktadır; çünkü her dönemde görülen, dinin sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna karşı koyma teşebbüslerinin tümü için geçerlidir. Bu teşebbüsler ya dinin bireylerin özel meselesi olduğu ve bu nedenle sosyal hayata nüfuz etmesine izin verilemeyeceği görüşü yahut alternatif olarak insanın hiçbir metafizik rehberliğe muhtaç olmadığı şeklinde gerçekleşmektedir.) diyor. Sure sonra aşağıdaki ayetlerle son buluyor.
15- Kella lein lem yentehi lenesfe’an binnasiyati- Hayır, eğer vazgeçmezse onu alnından tutup sürükleyeceğiz
16- nasıyetin kazıbetin hatıeh- o yalancı ve isyankar alnından
17- felyed’u nadiyehü- Bırak, kendi aklının ( asılsız, düzmece ) tavsiyelerini (yardımına) çağırsın
18- sened’uzzebaniyeh – (o zaman) Bizde semavi azap güçlerini çağırırız!
19- kella, la tütı’ hü vescüd vakterib- Hayır, ona kulak verme, ama (Allah’ın huzurunda) yere kapan ve (O’na) yakınlaş
Burada ise eski bir Arap deyimi olan ve aşağılanma ifadesi olarak kullanılan “Perçeminden tutup sürükleme” ifadesi ile ona ne yapılacağını anlatıyor ve o kendi aklının saçmalıklarına uyarken biz kendi güçlerimizle ona gereken cezayı vereceğiz, sen artık onunla ilgilenme ve Rabbin önünde secdeye git. O güçlülere değil sadece Rabbine boyun eğ, onun önünde yere kapan diyor.
Allahu Teala daha ilk inen surede şöyle bir ufuk belirliyordu. “Ey Peygamberim sen Rabbin adına oku, çünkü o bütün her şeyin sahibidir ve o bütün mülkü insanların emanetine verecek kadar Kerem sahibidir. İşte sen o Allah’ın ezelde sana öğrettiklerini oku, o yolda ilerle; şunu da unutma insan ne zamanki maddi şeylerle rahatlar ve ferahlar o zaman haddini aşar ve azar ama unutma ölüm var.  Bunu hatırla ve devamlı Rabbini an ve onun sana öğrettiklerini hayata nakşet. Şüphesiz ki  bu beldenin haddini aşanları seni bu yoldan döndürmeye, çevirmeye çalışacak. Bunun için sana ve arkadaşlarına engel olmaya çalışacaklar ama sen onlara aldırma, onların kıt aklıyla yapmaya çalıştıkları şeyi biz biliyoruz. Onlara gereken cevabı ve cezayı şüphesiz ki vereceğiz, sizler daima Rabbinizin yolunda olun ve yalnızca ona kulluk edin.
En kadim tarihe bakıldığında da, egemen olabilmek için( üstelik bütün toplumlarda) zalimler üç şeyi ele geçirmeye çalışmışlardı. Birincisi iktidar, ikincisi servet, üçüncüsü ise bilgi idi. Kuran’daki ifadesiyle  İktidar- Firavun’un şahsında, Servet-Karun’un şahsında, Bilgi ise Haman’ın şahsında temsil ediliyor. Bu üç kuvvet, tepeden zalimler yani iblisin dostları tarafından ele geçirildiğinde sadece zulüm ürettiği görülmektedir. Zalimler önce iktidarı ele geçirirler, sonra serveti ele geçirirler en sonunda ise bilgiyi ele geçirip iktidarlarını pekiştirirler. Böylece gücü elinde bulunduranlar dikey bir hiyerarşi kurarlar, tam da o yüzden tüm güçleriyle iktidarı ele geçirip mülkün üzerine otururlar. Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber’e tam tersine bir yol gösteriyordu. Önce bilginin ve sözün sahibi olun, sonra servetin sahibi olun, sonrada İktidarın sahibi olarak, mülkü yeryüzünün güçsüzleri arasında adaletli olarak paylaştırın diyordu. Cemaat olun, yatay bir hiyerarşi kurun diyordu, o yüzden Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) ümmetinden sosyal ve ekonomik olarak farklı bir yerde durmamış, onlarla bir olmaya çalışmıştı.
Cenab-ı Allah,  Alak Suresinde yaptığımız okumada görüldüğü üzere,  ne olduğunun, nasıl davranılması gerektiğinin ve sonunda ne olacağının ilk ipuçlarını vermeye başlıyor ve buradan çıkışın en önemli argümanının, bilgi ve söz olduğunu gözlerimizin önüne seriyor. Nitekim, Müslümanlar 13 yıl boyunca Mekke’de sözün ve bilginin sahibi olacaklar, hiçbir güç, eziyet işkence onları bu yoldan ayıramayacaktı. Hicretten sonra ise Medine’de sözün yanında servetinde sahibi olmaya başlayacaklardı. Bedir savaşı bunun ilk adımı idi.  Mekke’nin fethi ise artık iktidarında ele geçirildiği üçüncü safha idi. Artık yeryüzünün ezilenlerinin de diğerleriyle eşitlenmeye başladığı bir sistem kuruluyordu. Mekke’de  söylenen bir söz bütün dünyaya yayılmaya başlıyordu.
La İlahe İllallah!, Muhammed’un Resululllah ( Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir.)
O yüzden önce söz önemlidir. Yeryüzünün mazlumları eğer ayağa kalkacaksa Kuran’ın sözü sayesinde ayağa kalkacaktır, yeter ki biz onu okumasını bilelim. Nitekim Hz. Peygamber’e nerede senin mucizen diye sorduklarında, O, benim mucizem Allah’ın gönderdiği Kuran’dır demiştir. Bugün ve yarın biz eğer mücadele edebileceksek Kuran-ı Kerim’in yaşayan ve hayata giren ve bütün bilgiyi ve sözü içinde barındıran mucizesi sayesinde yapabileceğiz. Allah gören göz, hisseden bir vicdan, idrak eden bir akıl nasip etsin.
Not: Bu metinde yapmış olduğum analiz sadece benim kendi görüşlerimdir. Doğru olduğu ile ilgili bir iddia da bulunmuyorum. Doğrusunu ancak Cenab-ı Allah bilir.

1. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed Abdurrahman Şarkavi, s.19
2. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed Abdurrahman Şarkavi, s.20
3. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed Abdurrahman Şarkavi, s.21
4. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed Abdurrahman Şarkavi, s.22,23
5. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed Abdurrahman Şarkavi, s.24,25
6. Kuran Mesajı, Meal , Tefsir, Muhammed Esed Alak Suresi giriş bölümü s. 1286
7. Kuran Mesajı, Meal , Tefsir, Muhammed Esed Alak Suresi giriş bölümü s. 1286
8. ( Buhari Bedul Vahy 1 )
9. ( Buhari Bedul Vahy 1 )
10. Kuran Mesajı,  Meal , Tefsir, Muhammed Esed, Bakara Suresi,   Ayet, s.11
11. Kuran Mesajı, Meal , Tefsir, Muhammed Esed, Bakara Suresi,   Ayet, s.11
12. Kuran Mesajı, Meal , Tefsir, Muhammed Esed, Bakara Suresi,   Ayet, s.11
13. Kuran Mesajı, Meal , Tefsir, Muhammed Esed, Bakara Suresi,   Ayet, s.11
14. Kuran Mesajı, Meal , Tefsir, Muhammed Esed, Bakara Suresi,  Ayet, s.11

* Kaynak: https://otekimahalle.wordpress.com/2014/12/26/ozgurluk-teolojisinin-imkanlari-uzerine-ve-devrim/