Merhabalar, Anadolu'nun İslamlaşma sürecinde önemli bir tarihsel aralığa tekabül eden ve İslam'ın ikinci koşusu olarak adlandırılan 11. ve 13. yüzyıl arasındaki dönemde cereyan eden olaylara dair okuma notlarını paylaştığımız blogumuza hoşgeldiniz.

Bedri Soylu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bedri Soylu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2017 Cuma

“Kendine Ait Bir Roma” Üzerine - BEDRİ SOYLU

04:48 Posted by Bedri Münir , , No comments
Namık Kemal 32 yaşındayken Silistre’de geçen bir savunma savaşını anlattığı Vatan adındaki tiyatroyu yazarken zihninde geçen “vatan toprağı neresidir?” sorusunun cevabını merak etmek bir tarihçiye düşer mi? Cevabım kısa, bence fazlasıyla düşer ve bunu dert edinmeyen tarihçi bilgi derleme ve toplama memurundan farklı bir şey değildir. Güncel bir yorumsamaya imkân vermeyen salt bilgi toplayıcılığının bir tarihçilik olduğunu düşünen çok fazla insan arasında Cemal Kafadar’ı kıymetli yapan da bu gibi küçük görülen ayrıntıları gözeterek bir takım güncele değen çıkarımların peşine merakla ve sabırla düşmesidir diyebiliriz. Bu yazıyı belki de haddimi fazla aşarak Kafadar’ın son kitabı üzerine bir takım şeyler söylemek için yazdığımı en başından belirtmeliyim. Umarım hakkını verebilirim.
Ölümcülleşen Kimlikler ve Giriş
Amin Maalouf Ölümcül Kimlikler’de (In The Name of Identity, 1998) 21. yüzyılı bekleyen bir kimlik krizine işaret etmişti. Her ne kadar bazı “maraz örgütler” ve durumlar söz konusu olsa da bu dönemde baskın görüş, küreselleşme olgusunun, kimlikler üzerinden toplumların ve cemaatlerin ayrışmasına engel olacağı şeklindeydi ancak Maalouf haklı çıktı ve daha fazlasını yaşamak durumunda kaldı dünya.
Ölümcülleşmesine karşı olmayı ayrı tutarak, kimliklerin bir olgu olarak anlamlı bilgiler olduğunu görmek durumundayız. Kimliklerin kendisini, amorfik olsun/olmasın tekrardan üretebilme kapasitesinin, küreselleşmenin aynılaştırma gücünden daha fazla olduğunu gördük. Neredeyse aynı hayatı yaşayan insanlar hiç benzemedikleri atalarının isimlerini yüceltmeye ya da kendilerine modern hayatta hiç yaramayan temayüllere kayabiliyorlar. Bunun sağlıklı bir durum olup olmadığını tartışmak istemiyorum, hangi temayülün ve kimlik tercihinin doğru olduğunu tartışmak haddim değil. Yalnızca hâkim modern değerler sisteminin kimlik gibi bir olgu üzerinden şekillenen tutumlar arasında bir barışı tesis etme kabiliyetinden pekâlâ uzaklaşabilmiş olduğunu göstermesi için bu kimliklerin ölümcülleşmesi bilgisinin anlamlı olduğun düşünüyorum.
Modern hayat ve siyasi atmosfer, tepesine bombalar yağan ve gururu incinmiş bir Sünni Arap’ın, Berlin duvarı yıkıldıktan sonra Almanlığı ve gururu için tatmin edici bir mekanizma geliştiremeyen “kapitalist” federatif mekanizmanın etkilerini hisseden Alman’ın, dünya ülkeler sisteminde temsil edilmesi nedense garipsenen ve sürekli parçalı bir yapıda yaşaması istenilen Kürd’ün kimlik sorunlarına yaratıcı ve kuşatıcı bir cevap vermiyor. Kürdistan referandumunda, IŞİD ile bitmeyen ve bitmeyecek gibi görünen savaşta ve dünya halklarıyla entegrasyonu güçlü bir şekilde savunan politikalarına rağmen Alman hükumeti ile barışamayan ve komünist bir ülkede doğmasına rağmen oyunu ırkçı bir partiye veren Doğu Almanyalı bir Alman’da bütün bu kimlik krizlerinin işaretlerini görebiliyoruz. Tabi burada bir de meseleye vatan ya da daha edebi ifadesiyle “vatan toprağı” gibi bir olgu da giriyor. Kimlikler ve vatan kelimesi aynı cümle içinde kullanıldığında belki bizim gibi bazılarının kulağını tırmalıyor olabilir ama büyük çoğunluk için pek de sıra dışı bir görüntü vermiyordur herhâlde. Bu kimlik ve vatan meselesinin Türklük için de izahı hala büyük bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.
Rumilik
Bu kısa girişi Cemal Kafadar’ın Kendine Ait Bir Roma kitabı üzerine bir şeyler söyleyebilmek için yazdım. Kimlik ve vatan meseleleri sadece bu yazıda örneklendirdiğim Arap’ı, Kürdü ya da Alman’ı değil esasında hepimizi ilgilendiren bir şey ve her toplum(hadi tüm toplumu katmayalım, fikir ve sanat erbabı zümre diyelim) bu konuda bir dert taşımalıdır. Özetle diyecek olursak Kafadar, bir tarihçi gözüyle bize ait ve ortaklaşabileceğimiz, sulha hizmet eden bir kimlik ve vatan arayışına hizmet etmek istemiş kitabıyla.
İçeriklere girmeden önce bu kitabın yazılış hikâyesini vurgulamak anlamlı olacaktır. Kitabı ortaya çıkaran makale bir dipnotun yarattığı ilhamla yapılan bir tartışmanın ürünü…
Makale, Kafadar’ın Venedik’te ölen Ayaşlı bir sof(keçi kılından üretilen bir tür kumaş) tüccarının hikâyesine dair bulduğu bir belge üzerine yazdığı ve Kim Var İmiş Biz Burda Yoğ İken kitabında yer verdiği bir makaledeki 8. dipnotta geçen bir ifade üzerine yazılmış. (makalenin dipnotları en az ana metin kadar kıymetli ve edebi yönü güçlü bir tarihçi olan Kafadar’ın son kitabındaki bir dipnotta geçen tartışmayı da bu metinde vurgulamayı düşünüyorum ayrıca) Venedik’te ticaret için bulunan bazı Osmanlı vatandaşı tüccarların sayıldığı bir paragrafın dip notunda Kafadar “Rumi” ifadesini kullanır. Kitabın başka hiçbir yerinde Rumi ifadesi geçmemektedir. Esasında bilindik bir şey olan bu Rumi olma meselesi (ki Eşrefoğlu Rumi, Mevlana Celalettin Rumi, Diyar-ı Rum, Erzen-i Rum, Rumi Takvim ilh. gibi örnekler sayılabilir) bu topluma ait kabul edilen bir çok metinde geçer. Bunca verili duruma rağmen Türkiye’de Rumi(Romalı) olma bahsi pek yerleşmemiş ve aksine kuruluşundan itibaren dışlanmıştır. Bu dışlamanın bir hikâyesi(tarihi) ve anlamlı bir açıklaması olmalı. Bana sorarsanız, başta da vurguladığım gibi, tarihçiler veri taramacılığından daha çok bu gibi sorularla ilgilenseler konuşabileceğimiz çokça metin ortaya çıkacak. Rumi olmak meselesinin dışlanması üzerine birçok insanın zihnide az-çok bir takım açıklayıcı kırıntılar var ancak bu hissedilen “gariplik” metne ve açıklamaya pek dökülmemiş. Kafadar’ın daha görünür ve somut hale getirdiği bu tartışmanın yazılış hikâyesi ve önemi biraz da bu nişten kaynaklanıyor.
Kafadar’ın metni iki kısımdan oluşuyor. Birinci kısım asıl makale için uzun bir giriş mahiyetinde ve ikinci kısım ise daha önce yazdığı bir makalenin çevirisi…
“Bir Rum doğdu mu, bir Türk doğar.”
Kitap hala oturtamadığımız çetrefilli konuları tartışmaya açarak başlar, esas makalenin neden yazıldığını anlatmak ve teorik tartışma noktalarını açmaya ve detaylandırmaya yönelik uzun sayılabilecek bir giriş yazmış yazar. Giriş kısmında Türklük, Oğuzluk, Türkmenlik, Diyar-ı Rum, vatan, millet, hukuk gibi birçok mesele ince ve edebi bir üslupla masaya yatırılır. Kafadar, amacını kitabın ilk cümlesinde ifade etmiştir, “Tarihyazıcılığı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyordur.” der. Belli ki bizi vatan nedir ve kimlerden oluşur sorusunun ağır yükünden kurtararak özgürleştirmeye hizmet etmek ister.
İlk soru şudur, Rumi olmayı benimseyen Türkler nasıl bu kadar kolay uyum sağlamıştır? Cevabını bazı argümanlarla verir. Abdal Musa’nın aşağıda paylaşacağım şu deyişi –ki bence birçok Türkiyat araştırmacısının ve Bektaşilik uzmanının gözden kaçırdığı ciddi bir ayrıntıdır- önemli bir soruna kısa ve etki bir cevap niteliğindedir:
“Kim ne bilir biz nice soydanız
Ne bir zerre oddan ne hod sudanız
Bilinen bir bilgidir, Abdal Musa’nın peygamber soyundan geldiğine inanılır ancak kendisi bunu açıkça pek de önemli görmediğini belirtmiştir şiirinde. Peygamber soyundan gelmenin ise Ehli Beyt-Ehli Sünnet kavgasındaki stratejik önemini de yok sayan bir cevap ile karşı karşıya olduğumuzu düşünürsek verilen cevabın ne kadar anlamlı bir yere değdiği rahatlıkla görülecektir. Anladığım kadarıyla bu kısa değini ile yazar Anadolu’yu İslamlaştıran unsurların Rumi olmakla ya da bir soy bağına bağlı kalmakla pek meselelerinin olmadığını göstermek istemektedir. Entegrasyon ve bir arada herkesle eşit bir ilişkiyi gözetmek Diyar-ı Rum’un yeni sakinleri için soy bağından daha anlamlı bir yerde durmaktadır.
Kitapta dikkat çekmek istediğim bir diğer bahis “Hürriyetin teminatı nedir?” sorusu üzerine. Özellikle 7. dipnotta detaylıca anlatılan Şinasi ve Namık Kemal arasındaki politik tutumu şekillendiren fikir farklarına değinmesi kitabın en kritik bulduğum yerlerinden birisi. Bence kitabın detaylandırılması gereken önemli bir tartışması da bu soruya verilen cevaplarla ilgili. Namık Kemal, hürriyetin teminatının vatan toprağının bütünlüğünde yattığını düşünür. Tuna kıyısındaki bir şehrin savunmasını anlattığı esere Vatan adını vermesi bu bağlamda dikkat çekici duruyor. Onun vatan denilince kırmızıçizgisi en az Silistre şehrini kapsayacak kadar geniştir. Şinasi ise hürriyetin teminatını hukukta görür. Hukuk mekanizmasının vatan gibi hamaset üretebilecek bir söylem hattından üretilemeyeceğini düşünmektedir. Tabi bu tartışma Vatan Yahut Silistre’nin yarattığı rezonans etkisinden sonra artık hukuk ekseninde konuşulamaz hale gelmişti. Hala da siyaset bu bağlam üzerine tartışılmaya devam ediyor denebilir. Kafadar’ın öne çıkardığı bu politik yarığın incelenmesi güncel siyaseti anlamak için elzem başlıklardan biri olarak hala esaslı bir tartışmayı bekliyor. Âcizane temennim, Kafadar bu tartışmayı açan bir çalışmaya niyetlense ve istifade etsek ne iyi olur.
İlerleyen kısımlarda Rumi olmanın önemini tane tane açar, Romalı refleks veren toplamlara ve iddialarına odaklanır. Rumi olan nedir, kimler Rumi olarak değerlendirilebilir gibi sorulara yanıt arar. Rumi kavramının yükselişi ve gözden düşüşü tane tane anlatılır.
Kitabın ana kısmı olan makalede ise Osmanlı-Roma benzerlikleri, kendi ülkesine Diyar-ı Rum demesine rağmen haçlı kronikleri sonrasında, 12. yüzyıldan sonra Turcia olarak adlandırılan bir ülkenin hallerinden bahseder. Anlaşılan batı toplumlarında, Romalılık bazılarına yakışmayacak kadar kıymetli görülmektedir. Ancak yine bir dipnotta Kürd dengbejlerinin Osmanlı askeri için “Asakir-i Rumi” demelerine kulak kesilir Kafadar. Önemli ayrıntıdır. Diyar-ı Rum’un doğusunda kalanlar için burası bir Diyar-ı Rum iken, batısında kalanlar için Turcia’dır artık. Tüm halkları da Türk olarak düşünülür. Kafadar’dan alıntılayarak örnekleyelim, zamanında yaygın olan bir korsan deyişidir: “Bir Rum doğdu mu, bir Türk doğar.”
Hülasa, kimliklerin ölümcülleştiği, hürriyetin teminatı tartışmalarının hala sönümlenmediği, Romalılık iddiasının kıtalar dolaştığı, dönüp dolaşıp bir yerlere geldiği, üst kimlik ve sulhu sağlayan bir mekanizmanın tesisi gibi sorunlarla boğuştuğumuz bir zamanda kendine ait ve dinginleştirici bir kimlik ve coğrafya arayışı bizim için de oldukça anlamlı bir yerde durmaktadır. Kafadar bu kitabıyla sadece ciddi meseleleri kısa anekdotlar ve ikna edici argümanlarla aşma yeteneği göstermez, ayrıca edebi yetkinliği oldukça ileri olan bir metinle okuyucuyu ödüllendirir. Şunu da eklemekte faide var, sadece Rumi kimlik tartışması içinde bulunduğumuz birçok sorunu aşmak ve açıklamak için kesinlikle yeterli değil ancak bu incelikle Rumilik meselesini ele alan yetkin metinlere pek fazla rastlayamıyoruz.
* ilk olarak emekveadalet.org'da yayınlanmıştır.

27 Ekim 2016 Perşembe

Kelimeler Ve Kılıçlar - BEDRİ SOYLU

00:01 Posted by Bedri Münir , No comments

Herkese şefkat gözü ile bakmalısın.
Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan halka müderris olsa da;
Hakk’a asidir.”*
Birkaç yıl önce şimdi adını hatırlayamadığım meşhur düşünürlerden birisi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin davetlisi olarak gelmişti. Santral kampüsündeki etkinlik mekanı tabii olarak erkenden dolmuştu, dışarda beklemek durumunda kalmıştık. Derslere geç kalan tembel öğrenciler geleneğinden gelmekten tevellüt, zamanında yer tutup ön sırada uslu uslu hocaların ilminden feyzlenmek gibi adetleri olmayan ben ve benim gibilerden oluşan bir kaç arkadaşla dışarda, havanın güzelliğinden de istifade ederek çay içecek bir yer bulduk. Akademisyen olan bir arkadaşımın üniversiteden hocası ve öğrencilerine denk geldik. Tanışma faslında tatlı dilli sempatik hanım hocamız ne ile uğraştığımızı sordu. Basit bir soruydu ancak sıradan işlerle uğraşan ve bu işlerden sıkılan benim için ise zor bir soru bu. Bu cevaplanmasını zor bulduğum ve her cevaplamada kem küm ettiğim soruya nedense o an hızlı bir cevap vermiştim. Aşağı yukarı şu şekildeydi: “İstikrarlı olarak ilgilendiğim ve uğraştığım tek şey kelimeler, yıllardır kelimelerle ve anlatım teknikleriyle ilgileniyorum, bunun dışında çok şey var ama kelimelerin yanında hepsi teferruat olarak kalıyor.”
Anlatım/aktarım meselesi sadece kelimeleri esas girdi olarak kullanan edebiyat için değil, sanat kabul edilen tüm alanlar için önemini hala korumaya devam ediyor. Kişinin bu anlamda becerisi ve imkanları, neyi ne için yazdığı/aktardığı, anlatılanın neyi kızdırdığı ve değiştirdiği meseleleri bu mecranın orijininde kalmaya devam etmiş tarih boyunca. Benim gibi can sıkıcılığı veren bir hayat alanı ve kelimelerden başka imkanı olmayan biri için ise kelimeler ister istemez önemli hale geliyorlar. Sadece benim için değil, yaratıcılık alanını sadece kelimeleri kullanarak şekillendirebilen, mahrum bırakılmış herkes için kelimeler önemli bir yerde duruyor. Bu çıkarımımı İsmet Özel’den aldığım** sanılmasın, sadece tutarlı bir açıklama bulmaya çalışıyorum. İnsan elinde olanın ve geldiği noktanın muhasebesini yapması gereken bir varlıktır. Meseleyi insan kalmakla ilişkilendirmeye çalışıyorum.
Bu fazda konuyu açabilecek bir örnekten bahsetmek isterim. İzlediğim çok bölümlü bir anime diziden bir sezona yakın bölümü kılıç kullanan ve kılıcının yeteneği ile gücü kullanıcıdan kullanıcıya değişen dövüşçülerin kılıçlarıyla olan ilişkisine odaklanmıştı. Kılıçlar sahibinin ruh gücünden dolayı ortaya çıkan ve kendine ait bir karakteri olan şeyler oluyordu kurguda. Sahibi dışında kimsenin kullanamadığı ve sahibinin kontrol edememesi halinde kontrolden çıkabilen şeyler bu kılıçlar. Ya da tersi de olabiliyor, kılıcın verdiği güç sahibini değiştirebiliyor, kılıcın sahibi kılıcındaki güçten dolayı ahlaki değerlerden uzaklaşabiliyor, neticede bazı ciddi sorunlar vuku buluyordu.
Yetenek dediğimiz şey kişiye şartların ve geçmişinin bakiyesiyle yüklenen ve gelişebilen şeyler hayatta. Sanat işiyle iştigal edenler için de bu durum pekala geçerli. Ancak yetenek kişi için çeşitli handikaplara da imkan verebiliyor. Mesela yetenekli bir müzisyenin yeteneklerinin açtığı kapılarla birlikte sahip olduğundan fazlasına hunharca odaklanması durumunda absürt hallere düştüğüne bolca şahit olduğumuz pazarlama çağında, kendisini de yeteneğine de heder eden insanlarla daha çok karşılaşıyoruz. Sahip olduklarının yarattığı kibirle çıkış noktasından uzaklaşabiliyor insanlar. Yaptıkları da artık sanatsal mahiyetini kaybedip tüketilebilir bir şova dönüşüyor. İlk metinleri profesyonel romancılık kapsamına girmeyen ve bu romanlarıyla yıldızı parlayıp sonrasında sadece dönemsel tartışmalara odaklı metinler kaleme alan bol miktarda yazarımız da var nitekim. Ortak noktaları steril cümleler kurup telif ücretlerini tüketmek oluyor genelde bu yazarların. Edebiyatın billboardlara düşmesinden rahatsız olmayan kalemler bunlar.
Burada sanatı ve anlatıyı bir noktaya konumlandırmak durumundayız. Bir fedakarlığa, insanı yani üretenini ve anlatının muhataplarını iyiye taşıyan bir ahlaki konumlandırma yapamadığımız müddetçe kelimeler sadece birer tahakküm ve propaganda aracına dönüşürler. Hem anlatıcıyı hem de maruz kalanı kirleten bir tehlike haline gelirler. Ya esas meseleyi unutturan ya da anlatım gücünden dolayı diğer sesleri bastıran bir şeye dönüşürler.
Mangadan sinemaya başarılı bir şekilde uyarlanan bir seri izlemiştim: Rurôni Kenshin. Üç film yayınlandı. Kılıç kullanan kahramanımız Kenshin Himura, savaş meydanında o kadar ustalaşmış ki öldürdüğü insan sayısı dillere destan olmuş. Bir zaman sonra kılıcını artık kimseyi öldürmemek üzere kullanmaya karar vermiş. Hikaye bu öldürmemek ve yaşatmak için kılıç sallayan kahraman ve kötü adamların mücadelesini anlatıyordu. Kenshin tekrardan kılıç kullanmaya başladığında ters tarafı kesen bir katana edinir. Saldırı yeteneği neredeyse sıfırlanmış bir kılıçtır kullandığı, vurduğunu öldürmez ve güçten düştüğü anda kendisini kesecek tarafı sivriltilmiştir. Rakiplerini sadece savaşamaz hale getirir ve öldürmemeyi ahlaki bir diskur olarak benimsemiştir. Öldürmeden asla kazanamayacağı söylenen bir savaşa kör bir kılıçla girişmiştir.
Benzer bir örnek olarak Anadolu erenlerinden Barak Baba’nın tahta bir kılıçla dolaştığını yazar anlatılar. Anadolu’nun herkesi kucaklayan bir nefese ihtiyacı olduğu ve savaştan yorulduğu bir zamanda kılıçlarından çok iyiliği sivrilten insanların mirası olduğunu sadece bu örnekten değil, kelimelerini metne dökmemiş bir anlatıcı olan ve herkesi kuşatan bir anlayışın misyonerliğini yapan Yunus Emre ve dönemdaşı birçok derviş için rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sanat ne içindir sorusu bir tarafa, tarihte yazıya tahakküm kültürüne sahip olanlar tarafından geçirilmiş olan kelimelerin gerilimden çok güzele yönlendiren bir şey olmasının gayreti içinde olmak bizim için zorunluluk olmalı. Öldürmek için bilenen kılıcın sanatsal ya da insani bir derdi olmamıştır ve asla olmayacak. Hülasa kelimelerimize sahip çıkalım, bize ve hayata sahip çıkacak kelimelerle iştigal edelim.
* Bu söz Hacı Bektaş’a atfedilir.
** Erbain’in önsözünde şöyle yazar:
“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya bileydim?
Yazar: Mıydım
Hiç: Şiir.”

9 Temmuz 2015 Perşembe

Müslüman Kalmak Politiktir! (4) - BEDRİ SOYLU

00:33 Posted by Bedri Münir , No comments
“Bir olalım, iri olalım, diri olalım” Hünkar Hacı Bektaş Veli
“Eğlenmen! Rum’a varın!” 
Xace Ahmet Yesevi


“Ya Hacı Bektaş Veli, işte nasibini aldın. Sana beşaret olsun ki, Kutbu’l-aktab’lık mertebesi senindir ve kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye kadar bizim idi. Bundan böyle senin olsun. Zaten bizim de intikal vaktimiz geldi. Haydi  git, seni Rum’a saldım ve Rum-abdalları’na seni baş kılıp ser-ceşme eyledim!”
Xace Ahmet Yesevi, Velayetname-i Bektaş Veli


“Sulhu sağlamayan amel salih değildir.” 
Musa Akbal

“Kimiz biz Türkler? Tatmin edici bir kimlik şöyle tasrih edilse gerek: Biz Türkler Tanzimat öncesinde Osmanlı Devleti’ne araç vermeyen kişiler olduğumuz kadar devlet sınıflarını şer’i gerekçelerle muaheze edebilenleriz.” 

İsmet Özel

İlk üç yazıda kabataslak bir tarih okuması üzerinden ilkesel noktalardan yaklaşan bazı çıkarımlar yapmaya çalıştım. Yazı serisinin genel seyri içerisinde bakıldığında tarihsel olarak en tartışmalı ve “kirletilmiş”, karanlık bir döneme sıra gelince ara vermek durumunda kaldım. Zira öncelikle Müslüman toplumların özellikle de Anadolu coğrafyasını yurt edinmiş bizlerin Müslümanlığı bahsine gelmek için klasik dönem olarak tanımlayabileceğimiz Abbasi ve Emevi sultanları döneminin üzerinden geçmek ve fıkıh geleneğinin asli duruğunu resmetmek gerekiyordu. Bu dönemde olan biten olayları tanımlarken de yarılmaların ve ayrışmaların temel nedenlerini anlatmak gerekiyordu. Zira, bu toprakların İslamlaşma serüvenini anlamak için çeşitli itekleyici/tetikleyici nedenlerle buralara yönelen Türki topluluklara ulaşan İslam’ın nasıl bir şekle evrildiğini görmeden buraya doğru akan dalganın fotoğrafı havada kalacaktı. Elbette ki bu dönemler için ciltlerce kitaplar yazıldığını ve sadece bir makale ile konunun detaylı anlatımının imkan dahilinde olmadığının farkındayız. Bu bağlamda her ne kadar ciddi bir tartışmayı es geçmiş olsak da özet anlatımlarla tarihi süreci kısaca aktarıp yazı dizisindeki esas mesajımızı ortaya koymaya çalışacağız.
Mevali isyanlarıyla Emevi saltanatını devralan Abbasi sultanlığı, görece olarak daha katılımcı ve cömert bir şekilde ancak yine kirli hesapların döndüğü bir liderlikle İslam coğrafyasına egemen oldu. Zaman içerisinde özellikle Mevalilerin çevrelerde kurduğu devletler (Harezmşahlar, Gazneliler, Tolunoğulları, Fatımiler, Kölemenler, Samanoğulları, Karahanlılar, Delhi Sultanlığı vb.) nedeniyle otoritesi günden güne zayıfladı. Bu tarihlerde özellikle Orta Asya’ya dönük akınlar ve Talas savaşı sonrasında (Çin devletini iç savaşlar nedeniyle zayıflaması da etkili olmuştur.) yayılması Sogdiyan (Maveraünnehir), İran ve Hindistan’da bazı devletlerin ortaya çıkmasına imkan tanıdı. Bu devletler halifenin meşruluğunu hafifseyen merkezi otoritenin dışında canlı bir etkileşim alanı kurabilen yapılardı. Tarihin bir cilvesi olarak Oğuz boylarından olup sürülen Selçukiler, halifeye(!) mutlak biat edip Samanoğulları, Gazneliler ve Karahanlılar arasından sıyrılarak Selçuklu Devleti’ni kurdular. Anlı şanlı Gazneli ordusunu Dandanakan savaşında yendikten sonra Abbasi halifesinin armağanı olan Sultanlık unvanına nail oldular.
Sonrasında “fetih” sosu verilmiş olan bir talancılıkla, sultancı zihniyeti mecz ederek büyük bir imparatorluğa dönüştüler. Ancak ilk üç yazıda da görüleceği üzere Müslümanlığın tarihinin ve politik tavrının başka bir ana damardan seyrettiği kanaatindeyiz. Bu ana damar; meşvereti, ilim için serdedilen tecessüsü/hakikat arayışını, irfanı, düzenin ihdasını, paylaşmayı ve marifeti gözeten bir seyirle buralara kadar ulaşabildi. Tabi bu durumun tarihsel anlamda etkileyici unsurlardan ve dönemsel iktidar boşluklardan dolayı oluşabildiğini ayrıca görmek gerekiyor. O döneme (10.yy.-13.yy.) ait kabataslak bir siyasi okumayla özellikle Anadolu coğrafyasındaki hareketlenmeler ve oluşumlar rahatlıkla bir yerlere oturacaktır. Bu anlamda yapılacak yorumları ve dipnotları tarihçilere bırakmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz. 
Öncelikle Müslüman kalmanın, politik tavır alışta neye tekabül ettiğini görebilmek için o dönemin en dikkate değer unsuru olan “Türk aklını” ve Müslümanlık yorumunu masaya yatırmak durumundayız. (Burada Türk kavramını bir ırk olasında ziyade tarihsel bir rol olarak ele aldığımızı ve bu rolün, bir halkın karakteristik özellikleriyle birlikte şekillendiğini şimdiden söylemeliyiz.) Ulus devlet anlatısı ile kirletilmiş olan tarih okumasına muhalif olanların ilk kalemde Orta Asya’dan gelen bu halka dair tüm yorumları faşizm olarak okuma reflekslerini anlamak ve kabul etmemekle birlikte bir devlet tarihi yazımı heveslisi olmadığımızı açıkça beyan etmek durumundayız. Zira yapacağımız yorumsamanın iktidara hizmet etmemesi gayretini en başında beri gözetmeye çalışıyoruz. Türkler için söyleyeceklerimizden bu yorumun çıkmamasını özellikle ümit ediyoruz.
Türk aklı dediğimiz şey, (ki Türk kelimesinin icat edilmiş bir şey olduğu ve aslında Türkmen denmesi gerektiğini söyleyen görüşe ayrıca saygı duyuyoruz.) tarihçilerden edindiğimiz bazı verilere göre farklı bir dinamizme sahip görünmektedir. Muteber tarihçiler ve antropologlar Türklüğü tanımlarken ırk vurgusunu benimsemezler. Belli bir soy asabiyetinden türeyen bir tavır olduğunu reddederler. Zira farklı ırklardan olmalarına rağmen Türk olarak kabul edilen birçok kavme rastlamaktayız. (örneğin Kırgızlar) Ortak özellikler arandığında en dikkate değer yorum olarak; Türkün Türkçe konuşanlar olduğu söylenir. J. P. Roux, Türklerin Tarihi kitabında şöyle der: “Türk, Türkçe konuşandır. Bu ölçüt asla etnik değildir. Türklerin ilk kolunun belirgin bir ırkın özelliklerini taşıdığı doğrudur. Ama bu antropolojik niteleme ayırıcı özelliğini hemen kaybetmektedir.”
Burada dil vurgusu ön plandadır. Dil bize ne imkanı tanır? Türkçe “medeniyet” dillerinin aksine konuşması ve kelime türetmesi kolay bir dildir. Bilindiği üzere sonradan eklemeli oluşu, sade yapısı, hemen hemen bütün alfabelere uyumlu bir görünüm arz etmesi ve şiire/manilere fazla müsait olması büyük bir avantaj olarak görülmektedir. Türkler gittikleri her yerde (ki Asya’da ve Avrupa’da savaşmadıkları topluluk çok azdır.) farklı alfabeleri kullanmakla birlikte kullandıkları dilin kolaylığı nedeniyle rahatlıkla diğer toplumlarla kaynaşabilmişlerdir. Anlatmak istediklerini basitçe anlatabilecekleri bir şiir geleneğine sahip olmaları, yazılı metinleri önceleyen klasik medeniyet havzalarındaki halklarla kaynaşmalarını kolaylaştırmıştır.
Müslümanlığın Orta Asya’daki dikkate değer bir role sahip olması Fergana ekolünden yetişen biri olan Yesi’li Xace Ahmet’in Türkçe irşat yapmasıyla başlar. Bu durum Hanefi-Maturidi geleneğini benimsemiş olmasıyla da doğrudan alakalıdır. Xace Ahmet Türkçe ibadete cevaz veren Hanefiliğin açtığı alanı etkili bir şekilde kullanmıştır. Çalması ve imalatı görece olarak kolay olan müzik enstrümanlarıyla halk arasında tedavülü kolay olan şiir, Orta Asya bozkırlarında İslam’ın hızla karşılık bulmasına vesile olmuştur. Moğol yükselişi nedeniyle başlayan göç dalgası, tamamen halkın kontrolünde olan sözlü anlatı imkanının Anadolu’ya taşınmasına ve bu topraklarda karşılık bulmasına imkan tanımıştır. Kanaatimiz o dur ki Türklüğü İslam’la birlikte başlatan ve şiirin ve sözlü (ayrıca yaşanan/dinamik) anlatımın önemini sürekli vurgulayan İsmet Özel’in iktidarların eline geçmeyen son kale olarak bu alana işaret etmesi boşuna değildir. Zira şiir, iktidarların temellük edemediği hali hazırda yegane şeydir. Hala Suriye’de yaşanan dramı en güçlü şekilde yıkık duvarlara yazılan şiirlerle anlamlandırabilmekteyiz.
İkinci dikkate değer karakteristik özellik olarak Türklerdeki soy asabiyetinin kırılganlığı, mecliste alınan kararların gücü ve kadının diğer toplumlara nazaran köleleştirilmeyip boy içindeki güçlü konumunu meşveret kültürüne bağlayabiliriz. Türkler diğer toplumlara nazaran lider saplantısı içinde olmayan bu anlamda değişimlere açık olan ve karar süreçlerine kadınlar dahil herkesi katmaya çalışan bir yapıdadır. Boyun yönetimine ortak olabilecek olanların boğdurulması, bize yönetimde olanların tabandaki meşruluk anlamında asaletlerinin zayıflığını gösterecek nitelikteki bir veridir. İtaat kültürünün yüceltilmesi bahsi ise savaş anında bir olmanın ve diri olmanın genelin kazanımı için anlamlı olmasıyla ilişkilendirilebilir. Buradan rahatlıkla meşveret bahsini öne çıkarabiliriz.
Sultanlar döneminde Mezopotamya, İran ve Mısır bölgesinde kadınlar toplum içinde zamanla ikincil bir duruma itilmişlerdir. Ancak Türk toplumlarında bu tutum mekes bulmamıştır. Xace Ahmet için anlatılan bir menkıbede, mescidinde kadınlarla beraber halka olunması adeti nedeniyle Fergana yöresi alimleri tarafından eleştirildiği ve gizlice teftiş için birinin gönderildiği yazılır. Menkıbede bu yerginin Hoca’nın kerametiyle anlamsızlaştırıldığı da anlatılır. Bir kabın içine konulan pamuk ve mum hiçbir şekilde yanmadan Hoca’nın mescidini teftiş için eleman gönderenlere iletilir. Menkıbeden anlaşıldığına göre bu tartışmalar en azından bir dönem için durulmuştur. Sonrasında Yesevi geleneğin bu adeti devam ettirdiğini hala bilmekteyiz. Yesevi meşrep meclislerinde kadınlar ve erkekler beraber cem eder ve güncel konuları beraber istişare ederlerdi. Anadolu Ahileri de bu adetleri nedeniyle özellikle Mevleviler tarafından ağır şekilde eleştirilmişlerdir. Peygamberin mescidindeki sünnete hiç de aykırı olmayan bu adet bizim için önemli bir noktaya işaret etmektedir. Kadınlar toplumun yarısını oluştururken sessiz bırakılmamalıdır.
Boy Beyinin rahatlıkla değişebilmesi de toplumun menfaati için en doğru karar kim ise onun öne çıkmasına imkan tanımaktadır. Soylular, Türk toplumunda dokunulmaz olmamışlardır. Bu da günümüzde demokrasi olarak tanımlanan halk kararının boy içindeki etki alanını gösterir niteliktedir.
Üçüncü bir bahis olarak “düzencilik” şeklinde tanımlayabileceğimiz noktaya değinebiliriz. Türk toplumu, sükuneti ve düzeni gözetir. Bunun için devleti kontrol etmeyi de görev sayar. Eğer devlet bozgunculuk yaparsa düzeni kendi ihdas ettiği kurumlarla sağlamaya çalışır. Anadolu coğrafyasında tesis edilen ve gücünü halktan alan otonomik yapılar yüzyıllar boyunca iktidara karşı cephe almışlar ve paylaşım kültürlerini bozan temerküz zihniyeti ile mücadele etmişlerdir. Sükuneti ve adaleti sağlayacağına inandıklarında ise yöneticiden yana saf tutmuşlardır. Ö. L. Barkan’ın meşhur Kolonizatör Dervişler makalesinde değindiği ve komünist gibi yaşarlar dediği çoğunlukla Bektaşimeşrep olan Türkmenler, yağmacılığın ve düzensizliğin kol gezdiği ücra köşeleri mesken tutarak hem sonradan gelenler için hem de yerleşik nüfus için dirlik sağlamışlardır. Ayrıca şehirlerde hızlıca yayılan Ahiler, ekonomik hayatın temerküz zihniyetinin çıkarına işlemesine engel olacak, tabir yerindeyse paralel bir iktidar alanı oluşturmuşlardır. Bu örneklerin Türk aklındaki düzencilik ile bir bağı olduğu kanaatindeyiz. Bu örnek verdiğimiz yapılar imparatorluk temerküzü motivasyonu ile önce Selçuklu ve Moğol devletleri tarafından hırpalanmış, sonrasında Osmanlı devleti eliyle ortadan kaldırılmış ya da kontrol edilebilir noktaya çekilmiştir. Günümüz itibarı ile halkın düzeni tesis imkanı maalesef sadece dört yılda bir önüne konulan sandıklara tahvil edilmiştir.
İslam’ın ikinci koşusunu yaptığı kabul edilen Türkler’in mirası üzerinden konuya devam edeceğiz. Yine ayrıca vurgulamak gerekiyor; Müslüman kalma bahsinde geçmişte yaşanmış bir tecrübenin ve tavrın içinden güncele dair bir yorum ve ilke çıkarabilmek için Türklerin yaptıklarını masaya yatırıp tarihsel rollerini ortaya dökmeye çalışıyoruz. Sanırım bir süre daha bu izlek üzerine devam edeceğiz.
İşleri en doğrusunu Allah bilir.

9 Nisan 2015 Perşembe

‘Atlar Dönmedi’* - BEDRİ SOYLU

01:01 Posted by Bedri Münir , No comments
Ruhumuzun içinde kar yağar
Anamızdan doğduğumuz geceden beri
Heybemizi emektar makinelere yükleriz
Fikirlerimizi tıfıl vinçlere
İri buğday tanelerinin trenleri yürüttüğünü bilmeyiz
Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız
Biz kirli ve temiz çamaşırları
Aynı zaman aynı minval üzere katlarız
Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız
Sezai Karakoç/ Şahdamar
Marx bir kahindi. Onun dünya düşünce mirasına yaptığı katkılarını yadsıyamayız ancak sosyalizmin gelmesi için kapitalizmin yaşanması gerektiğini söyleyen ve bir açıdan sosyal Darwinci olan bu yaklaşımı için  “kehanet” kavramından daha açıklayıcı bir kavram bulamayız.
İşçileştirilmesi “mukadder” olan köylülerin sosyalist ve şehirli bir devrimi sağlaması için iktisadi ve sosyal gerilimlerin derinleşmesi gerekmekteydi. Bu derinleşme kendi içinde dönüşümü sağladıktan sonra farklı siyasal sisteme evrilecek, sonrasında sosyalizme nazaran daha “primitif” olan kapitalist sistem ortadan kalkacaktı. Düşünce dünyasına katkı sağlayan kişilerden de bilimsellik ve kehanet-dışılık beklenmeyebileceğinin hepimiz farkındayız. Ayrıca güncel tartışmalarda klasik ve hatırası güçlü kaynakların kutsanması ve sürekli olarak aynı kavramsal çerçeve içinde kalınması somut sorunların çözülmesine imkan tanımamaktadır.
Fukuyama’nın ”Tarihin Sonu” kehaneti üzerinden otuz yıldan fazla geçti. Henüz kehanetinin yanlışlığını ortaya koyabilecek güçlü bir “devrim” ile de karşılaşmadık. Ancak bazı çatlakların zaman zaman ve artan bir şiddetle tebarüz ettiğini söyleyebiliriz.  Özellikle 2000’lerden sonra Latin Amerika’da iyiden iyiye mobilize olan ve “Kurtuluş Teolojisi” kavramsallaştırması ile  meşhur olan siyasi örgütlenmelerin yaşadığımız post-kapitalist dönemde, kalıcı bir çıkış noktası aradıklarını söyleyebiliriz.
Latin Amerika’nın “özel” durumundan farklı olarak; özellikle şehirleşme ve sanayileşme süreçlerinde görece olarak daha ileride olan ve hukuk sistemi oturmuş ülkelerde ve  farklı demografik yapıdaki Arap coğrafyasında son yıllarda ortaya çıkan yerleşik siyaset tarzından farklı çatlaklar oluşmuştur. Bu durum bize bugüne kadar kullanılagelen siyasi argümanların ve yaklaşımların artık rahatsızlıklarımızı giderecek kifayette olmadığını göstermektedir. Bu oluşumlar kendilerini devlete, bir dini aidiyete, etnisiteye, partiye, sendikaya vb. bağlı hissetmeden, mümkünse bayrak dahi taşımadan (bayraklaştırma yorgunluğu diyebileceğimiz şey) kapitalist sisteme ve onun taşıyıcı uygulamalarına hayır dediler. Bazı hareketler partileşerek ülkedeki siyasi atmosferi domine edebilecek düzeye de erişti. Syriza oldukça “radikal” söylemler ve vaatlerle Yunanistan’da iktidar partisi oldu. Yine İspanyada, Öfkeliler Hareketi’nin Podemos ile meclise yüksek oylarla gireceği konuşuluyor. Arap ülkelerindeki ayaklanmalar ve Gezi Olaylarındaki rahatsızlık da temelde aynı motivasyonlarla olmuştu ancak hali hazırda Tunus dışında dikkate değer bir siyasi mesafe sağlandığını söyleyemeyiz.
Buraya kadarki girişi, esasında yaşadığımız krize dair içine düşmüş olduğumuz entelektüel “fakirlik”i gündeme taşıyabilmek için yazdım. Tüm bu tartışmalar içerisinde bazı düşünürlerin bize sürekli anlatmaya ve detaylandırmaya çalıştıkları otonomi, öz yönetim, iktidar gibi hareket eden ama iktidarı hedeflemeyen, kapitalizme rağmen kendi iç dinamikleriyle fıkıh ve iktisadi çevrimi gerçekleştirebilen sivil direniş hatlarının imkanlarına dair garip bir duyarsızlık hakim. Türkiye özelinde bu tavrın özellikle tarihsel olarak otonomik şehir yapıları kurmuşluğu vaki olan bir toplumda, yerli değerlerin ve yapıların incelenmemesi ve küçümsenmesi açıkçası oldukça garip duruyor.
Yaygınlığı ve meşruluğu bir türlü zedelenmeyen ve yıkılacak gibi görünmeyen, “tüm rahatsızlıkların kaynağı” kapitalizme dair alternatif sistemler ve yaklaşımlar gerektiği üzerinden bir yerlere işaret etmeye çalışan düşünürler çoğu kere muhabbet konusu olmaktan öteye gitmiyor. Marksist gelenekten gelen düşünürlerin “otonomik ve devleti ele geçirmeden pratikler geliştirilmeli” önermeleri kadar olmasa da örneğin Ahilik ve Karmatilik gibi yapılara dair araştırmalar ya neredeyse yok sayılıyor ya da bir şekilde resmi devlet algısı nedeniyle bağlamından koparılarak “faşizm”e malzeme haline getiriliyor. Fikirler tartışılmaktan ziyade, ya daha çok herkesin anlayabildiği kadar kendinde tuttuğu şeyler olarak kalıyor ya da ütopik olarak değerlendirilip güncel olana dair bir hükmü olmadığı söyleniyor. Ancak politik bir retorik üretmek için bile tartışmanın ve pratik çözümlerin kaçınılmaz olduğu fazlasıyla aşikar.
Özellikle emek sömürüsü, topraksızlaştırma, GDO’nun yaygınlaştırılması ve üretim süreçlerine yabancılaşma, bireysel tüketim hazzının beslenmesi, çalışma hayatında tükenmişlik sendromu, kent rantının ve kent sömürüsünün alıp başını gitmesi gibi durumlarla karşımıza çıkan ve bizi içine hapseden sistemden bir çıkış yolun bulunması hala en büyük mesele olarak karşımızda duruyor.
Emeğin yabancılaşması ve artık değer sömürüsü gibi bize yaşatılan kavramlaştırma nedeniyle Marx’ın insanlık için oldukça kıymetli bir yeri var. Ancak tikel alana dair(faiz ve ahlak meselesi gibi) kayda değer bir metni ve görüşü olmamasına rağmen kehanetinden ve köylülerin işçileştirilmesini eleştirmemesinden Batı dışı toplumların kimyasına uymadığını söyleyebiliriz. Hali hazırda Marksizm üzerine kafa yoran ve söylem üreten düşünürler de bu durumun farkındalar. Kehanetin ve temelde bazı şeylerin gerçekçi muhalefet imkanları kapattığını kabul etmek durumunda kalmışlar. Haliyle devletin ele geçirilerek “devrim” yapılmasının bizi sistem sorunundan çıkarmayacağını ve kapitalizmin tahribatını ortadan kaldıracak ve rüzgarı tersine çevirecek yatay ve yerel yapılanmaların gerektiğini söyler hale gelindi. Bu tespitlerin Holloway, Harvey, Zizek gibi düşünürlerce dile getirilmesine rağmen ülkemizde hem İslamcı düşünürler hem de Marksist düşünürlerin yanı başlarında olmuş tecrübeleri hafifsedikleri bir vasat içindeyiz.
Açıkçası İsmet Özel’in 1940’ların sonunda süvari birliklerin kaldırılması ve atlarımızın at vebası bahane edilerek yok edilmesi hadisesinde işaret ettiği şeyi küçümseme konforuna sahip değiliz.
İşlerin en doğrusunu Allah bilir.
* Kesmeşeker’in 2011 tarihli Doğdum Ben Memlekette adlı albümünün giriş şarkısının adı.
Yazı ilk olarak http://sessizsenfoni.com/atlar-donmedi/ adresinden yayınlanmıştır.

1 Mart 2015 Pazar

Müslüman Kalmak Politiktir! (3) - BEDRİ SOYLU*

13:54 Posted by Bedri Münir , No comments
İradesiz tecessüs, tecessüssüz fıkıh olmaz
Önceki yazdıklarımızı tekrar etmeden kaldığımız yerden devam etmeye çalışalım.
Kuran şöyle başlar: “Elif, Lam, Mim. Bu üzerinde hiçbir şüphe barındırmayan ilahi kitap, muttakiler için hidayet rehberidir.”(Bakara Süresi, 1-2) Fıkhetmenin öncelikle temellük ve temerküz etme motivasyonu ile hareket eden iktidar/devlet yapısına rağmen dokunduğu sivil/yerel alana işaret etmeye çalışmıştık. Fıkhın tam olarak ne olduğu üzerine malumatlarla bezenmiş çok fazla şey söyleyebiliriz ancak burada tam olarak kuşatıcı bilgiler vermek durumda değiliz. Kısaca ittika sahibi olmanın(sakınmanın) güncel meselelerin -ki güncel meseleler bahsi sosyolojiyi, psikolojiyi, felsefeyi, bilimi, siyaseti, sanatı ve daha birçok toplumla ilgili alanla ilişkilidir.- hepsine dokunan bir tarafı olduğu gerçeğinden yola çıkarak fıkhetmenin bir sakınma ve anlama gayreti olduğu tespitini yapabiliriz. Yine Nisa Süresi 136. ayetten yola çıkarak iman etmenin durağan bir şey olmadığını ayrıca hatırlamak gerekir. Sürekli yaratmaya devam eden Allah’ın iman konusunda iman edenleri tekrardan imana çağırması, sakınmanın ve arayışın devamlılığını temel bir ilke olarak kabul etmek için yeterlidir.
Büyük fıkıh alimlerinin ortak özelliği, yukarıda açıklamaya çalıştığımız tavrı ömürleri boyunca tatbik etmeye çalışmış olmalarıdır. Güncel meselelere farklı cevaplar vermelerine ve günlük hayatlarında farklı uygulamaları tercih etmiş olmalarına rağmen toplum nezdinde meşru kabul edilmelerinin esas sebebi, mugalata içinde unutturulmaya çalışılan tecessüsleridir. Aralarındaki farklılıklardan ziyade ortaklıkları üzerinden yapılacak bir okuma bize esas meselenin daha farklı olduğunu açıklayacaktır kanaatindeyiz. İktidarlar/devletler tarafından yaşadıkları dönemlerde sürekli olarak sıkıntılarla boğuşmalarının nedeni sürekli değişip duran koşullara ve durumlara rağmen sistem tarafından doktirinasyona ve tahakküme imkan tanıyacak olan bir sabiteyi tercih etmemiş olmalarıdır. Sultanların sabit ve kontrol edilebilir olana meyletmeleri maalesef İslam toplumlarında değişim kültürünü yıpratmış ve farklı sivil/yerel arayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Değişimi arayan ve bunun için içtihatlar ortaya koyan alimlerin maruz bırakıldıkları sıkıntılar nedeniyle ölümleri, durağanlığı kurumsallaştırmıştır.
Aşağıdaki gibi örneklendirmeler yapabiliriz:
Mutezile görüşünü benimseyen Abbasi halifeleri tarafından kendisinden Kuran’ın mahluk olduğunu benimsemesi istenen Ahmed Bin Hanbel, bunu beyan etmediği için kırbaçlanarak hapis cezasına çarptırılır. Yine Sultan tarafından ölüm cezası verilen iki kişi kendisi hapishaneden çıkarılıp onay vermesi için Sultanın huzuruna çıkarılır ancak o durumda bile yapılan idama olur vermez. Devletin resmi görüşünü benimsemeyip iradi tercihiyle tavır aldığından, yapılan işkenceler sonrasında hapishanede vefat ettiği söylenir.
Yine siyasi meselelerden özellikle kaçındığı aktarılan İmam-ı Malik’in baskı altında yapılan boşanmanın geçersiz olduğunu söyleyen bir hadis rivayet etmesi üzerine, Sultan Mansur’a yapılan biatın geçersiz olduğuna işaret ettiği düşünülerek tutuklanıp kırbaç cezası vurulmasına hükmedilir. Ceza uygulandıktan sonra-ki oldukça şedit şekilde uygulandığı söylenir- toplumda çıkan infial nedeniyle Sultan Mansur hac için Medine’ye geldiğinde İmam’dan özür dilemek durumunda kalır. Sonrasında derlediği hadislerin çoğaltılması ve herkesin bu hadisler ile amel etmesinin emrini vermek için İmam’a teklif sunar. Ancak İmam bunu kabul etmez.
Özellikle İmam-ı Azam’ın fıkıh görüşüne dair ciddi eleştirileri olan ve İmam-ı Malik’in talebesi olan İmam-ı Şafii, Mısır’a gittikten sonra İmam-ı Malik’in bazı görüşlerini eleştirmesi üzerine Malikilerin tepkisine maruz kalır. Hocası olmasına rağmen görüşlerini eşleştirmekten imtina etmeyen bu tavrı nedeniyle oluşan tepkiler üzerine Mısır Valisi tarafından sürgün edilmesine karar verilir. Validen üç gün mühlet ister. Bu süre içinde valinin vefatı üzerine sürgün cezası uygulanmaz. Yine Yemen’de ikamet ederken Yemen Valisi onun meclislerde sürekli istişare etmesi ve tartışma meclislerinde bulunması nedeniyle İmam’ı rahatsız edici bulur. O tarihlerde yönetim tarafından tehlikeli bulunan “Aleviliğe taraftar” olmak suçundan diğer dokuz kişi ile birlikte tutuklanır. Ayaklanma yapacağı rapor edilen dokuz kişi idama mahkum edilir. İmam Şafii ise hapis cezasına çarptırılır. Vali, Sultan Harun Reşid’e yazdığı mektupta İmam Şafii’nin idam edilen dokuz kişiden daha tehlikeli olduğunu düşündüğünü söyler. İmam Şafii, Rakka ve Bağdat’ta hapis cezasına çarptırılır. Yaşadığı bir başka olay da şöyledir; Vefatından önce İmam’a Sultan Me’mun tarafından Mısır Kadılığı teklif edilir. Rivayetlere göre şöyle demiştir: “Allah’ım, dinim, dünyam ve akıbetim için bu görev hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al.” Bu sözünden sonra üç gün geçmeden vefat ettiği kaydedilir.
Sünni İslam toplumunun güncel meseleler için çözüm adresi olarak gördükleri fıkıh geleneğinin en büyük alimleri birbirlerinden farklı tercihlerde ve görüşlere sahip olmuşlardır. Ancak sahip oldukları takva ve tecessüs halleri nedeniyle iktidara/devlete mesafeli kalmış ve hakikate dair arayışlarını ömürlerince sürdürmüşlerdir. Bu ortaklık bize fikir sahibi olmanın ve hayata dair değer üretmenin Müslüman kalmak ile doğrudan ilişkisini ve imkanlarını göstermesi bakımında hayli önemlidir.
İşlerin en doğrusunu Allah bilir.
İslam dünyasında mezheplerin coğrafi dağılımı
Not: Detaylı hayat hikayeleri için İslam Ansiklopedisine bakılabilir.
Kaynak: http://sessizsenfoni.com/musluman-kalmak-politiktir-3/

11 Şubat 2015 Çarşamba

Müslüman Kalmak Politiktir! (2) - BEDRİ SOYLU*

07:00 Posted by Bedri Münir , No comments
İtaat değil Meşveret…

“Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşırlar.” Şura 38-39 [1]

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Ali İmran 159 [2]

Bir önceki yazı (http://sessizsenfoni.com/musluman-kalmak-politiktir-1/) ile “farklı” bir tarihsel okumanın ve değerlendirmenin ana hatlarını resmetmeye çalıştık. Bu genel tasvir içerisinde neden ve sonuçları, temel ahlaki ve ilkesel tavırlardan kopuşları, bu kopuşların yarattığı toplumsal değişimi ve tavır alışları öne çıkarmaya çalışıyoruz. Meselenin yüklü ve yoğun olması tek bir metinde/yazıda asli ilke üzerinden açıklamaya imkân vermiyor maalesef. Umarız bu yazı dizisi ile konuya dair meramımızı ifade edebiliriz.

Öncelikle tarih yazımının iktidardan/devletten bağımsız işlemediğine dikkat çekmek durumundayız. İktidarlar/devletler kendileri için uygun olanı ön plana çıkarabilecek araçları, kontrolleri altında tutmaya çalışırlar. Haliyle bir Müslümanın toplumcu/halkçı bir okumayı bize ulaşan argümanlardan çok, temel ve değiştirilmesi/tahrifi kolay olmayan metinler ve toplumsal reflekslerle kendini dışa vuran olaylar üzerinden yapması daha sağlıklı olacaktır. Bunun yanı sıra, Peygamberin ve Raşit halifelerin ortaya koydukları sosyo-politik örnekliğin ulaşılamaz bir ütopya değil aksine uygulanabilir ve bize temel ilkeleri hatırlatıcı nitelikte olduğunu göz ardı eden yorumların benimsenmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Zira söz konusu örnekliğin bize politik bir gayretin nasıl olması gerektiğini ve iktidara/devlete rağmen nasıl bir tavır takınılacağını gösterdiğini düşünüyoruz. Bunun dışında yazı dizisi kapsamında arzu edilen iktidarın/devletin nasıl olması gerektiğini gösteren bir esasa da işaret etmeye çalışacağız.

Kanımızca Müslümanca bir yapının olmazsa olmazlarından olan meşveret, yetkiye sahip olan kişilerin bir icraat için fikir sahibi olan diğer kişilerin görüşlerinden istifade etmeye çalışmasından ziyade, toplumun genelini ilgilendiren konularda alınan kararlar içindir. Meşveret uygulaması içerisinde yetki sahibi her birey kendi aldığı kararlarla somut adımlar atmadan önce meşveret süreci içerisinde kendisine gelen ve kendisinin ulaşabildiği ‘makul’ seçeneklerden birini uygulamaya koyar. Bu yapılan işin sağlığı ve neticesi açısından olması gerekendir. Yapılan bir icraatta, tecrübe ve bilgi sahibi kişilerin beyanlarına kulak kesilmelidir. Ancak yapılacak olanın toplumun bütününü ilgilendirmesi durumu söz konusu ise tecrübe ve bilgi sahibi kişileri de aşarak ayrım gözetmeden tüm kesimlerin temsilcilerinin beyanı ve fikirlerini de almak önem arz eder. Peygamber bu mahiyetteki tüm hususlarda bütün Medine ahalisinin temsilcilerinin olurunu almıştır.

İktidarcı/devletçi tarih okumalarında, özellikle istişare bahsinde “emir” konumunda yer alan kişinin yapılmasını istediği şeyin “zaten yapılacak olan” olduğu kanaati üzerinden değerlendirmeler yapılmaktadır ancak bu durum Peygamberin sünneti için geçerli değildir. İktidarın/devletin zaten itaat edilmesi gereken bir kurum olduğu varsayımı sahih kanıtı bulunamayacak bir varsayımdır. Emevi hanedanının kendisini “Allah’ın toplum için uygun gördüğü yönetim” olarak lanse ederek tepeden buyuran bir siyasi atmosfer oluşturması Müslüman toplumlar için kabul edilemez ve karşı konulması gereken bir olgu olarak karşılanmış ve ciddi toplumsal sorunlara yol açmıştır. Günümüzde seçimle iktidara/devlete gelen unsurların da aldıkları yetkiyi öne sürerek toplumu ilgilendiren kararlarda sadece kendi yaklaşımını dayatabilmesi aynı yaklaşımın ürünüdür. Bu konuyu sonraki yazılarda ayrıca detaylandırmaya çalışacağız. Şimdi Müslümanların tarihi açısından oldukça önemli bir dönüm noktası olan Bedir Savaşı örneği üzerinden konuyu açmaya çalışalım.

Bedir savaşı, Hicri 2. Yılda, Muhacirlerin, Mekkeli Müşrikler tarafından el konulan mallarının geri alınması üzerine gelişmiştir. Kaynaklarda anlatıldığına göre savaş başlamadan Muhacirlere ait olan malların iadesi ve savaş etmeden dağılma teklif edilmiş ancak Mekkelilerin ordularının güçlerine güvenerek savaş istemeleri nedeniyle anlaşmaya varılamamıştır.[3] Görece olarak Ensar’ı daha az ilgilendiren bir konu olmasına rağmen kervandan haber alındıktan sonra Peygamber mescitte herkese açık olarak konuyu gündeme getirmiştir. Muhacirleri temsilen Ömer ve Ebubekir olumlu görüş beyan etmişlerdir. Ensar’ı temsilen Sa’d b. Ubâde ayağa kalkarak, “Bizi kastediyorsunuz sanırım? Ey Allah’ın Elçisi! Nefsim elinde bulunana yemin ederim ki eğer sen bize atlarımızı deryaya sürmemizi emretmiş olsaydın mutlaka deryaya sürerdik. Ve eğer sen bize atlarımızı Berku’l-Gımad’a [4] sürmemizi emretseydin bunu da yerine getirirdik” diyerek Evs ve Hazrec’in desteğini beyan etmiştir. [5] Sefere çıkma konusunda karar bu istişareler neticesinde alınmıştır. İslam Peygamber’inin aldığı ilk savaşa götüren sefer kararının oluşması süreci olması nedeniyle bu tutuma ilkesel bir anlam yüklemekte bir beis görmüyoruz. Nitekim çoklarımızın defalarca okuduğu Uhud ve Hendek[6] savaşlarının nasıl yapıldığı konusunda da karar süreci bu yaklaşımla şekillenmiştir. Peygamber kendi reyine ters bir karar çıkmış olmasına rağmen savaşmak için Uhud tepesinin eteklerinde konumlanmayı kabul etmiştir.

Büyüyen coğrafi sınırlar nedeniyle imkânları daha da zorlaşan meşveret kurumu Raşit halifeler tarafından da işletilmeye çalışılmıştır. Kritik kararlarda halifeler kendi kişisel tercihlerinden ziyade Kuran’a ve Peygamberin örnekliğine uygun olanı uygulamak için gayret etmişlerdir. Emevi Hanedanlığı ile başlayan “veliahtlık” ile idareci tayin etme ve valilere mutlak itaat etme yaklaşımı ise Arap kabilelerinde bile kolaylıkla vuku bulabilmiş bir uygulama değildir. Daha çok Bizans ve Pers devlet geleneklerinden devrişilmiş bir uygulamadır.[7] Emevi Hanedanlığı ile birlikte İslam toplumunda tarihsel bir kırılma yaşanmıştır. Halka olmayı, cem olmayı, meşvereti ve iknayı odağına koyan bir idari yapılanma olarak mescit, yerini gizli gündemlerin, entrikaların, sarayların, daha çok ganimet toplama hesaplarının, ırk üstünlüğüne inancın yerine bırakmıştır. Arap olmayan Selman Peygamberin mescidinde Ehl-i Beyt’ten kabul edilen, kritik bir savaş için fikrine başvurulan ve bu fikri uygulanan biri iken Emevi sarayında bundan tamamen çıkılmıştır.

Özellikle sonradan Müslüman olan Arap dışı toplumların (Mevali) aşağı kabul edilmeleri bir devlet politikası haline gelmiş ve bununla birlikte hutbelerde özellikle Ali’ye ve diğer sahabeye yapılan hakaretler Emevi devletinin sonunun gelmesine neden olmuştur.  Emevi devletinin Ebu Müslim Horasani’nin[8] isyanı ile yıkılması dikkate değer bir durumdur.

Netice olarak diyebiliriz ki, iktidarın/devletin temellük ve temerküz gayreti Müslüman toplumlar için uzlaşılabilen ya da hazmedilebilen bir şey olmamış aksine toplum güç yetirebildiği zaman direniş göstermiş, tel’in etmiş, gücü nispetinde buğzetmiş, kendi sivil alanlarını ve kendi meclislerini tesise yönelmiştir.  İktidarın/devletin paylaşılmaması ciddi travmalara, tarihsel kopuşlara ve daha fazla kan akmasına yol açmıştır.

Gücümüz yettiğince ilk yazıdaki konuları detaylandırmaya devam edeceğiz.

İşlerin en doğrusunu Allah bilir.



[1] Diyanet Vakfı mealinden alıntılanmıştır.

[2] Diyanet Vakfı mealinden alıntılanmıştır.

[3] Detay için bkz. İslam Ansiklopedisi, Bedir Gazvesi maddesi

[4] Berku’l-Ğımad, Mekke’ye beş konak mesafesinde, sahil tarafında bir yerdir.

[5] Ahmed İbn Hanbel, el-Câmiu’s-Sahîh, III, 219-220; 257-258.

[6] Bilindiği üzere Farisi olan Selman’ın önerisi mecliste kabul edilmiş ve uygulanmıştır.

[7] Nitekim Emevi Sultanı Abdulmelik’e kadar, Emevi yönetiminde resmi yazışmalar; Suriye’de Rumca, İran’da Farsça ve Mısır’da Kıptice yapılmaktaydı. Ayrıca Sultan Abdulmelik’e kadar Emevi Sultanları kendi adlarına altın dinar bastırmamışlardı.

[8] Ebu Müslim Horasani’nin kesin olarak hangi kavme mensup olduğu hala bilinmemektedir. Araplar, Kürtler, Türkler ve Farslar kendi kavimlerinden olduğunu iddia ederek Horasani için menkıbeler yazmışlardır. Tarihçiler gençlik döneminde Kufe’de Ehl-i Beyt taraftarı politik çalışmalar yaptığını yazar. İsyandan önce 5. İmam Muhammed el-Bakır’ın oğlu İmam İbrahim ile Mekke’de görüştüğünü kaydetmektedir. Horasanda başlattığı isyanlar ile bir devrin kapanmasına yol açmıştır. İsyan sonrasında Kureyşi olması hasebiyle mevcut iktidar için Abbasi Hanedanlığı saltanatı ele geçirir. Horasani’ye de kontrol edemediklerinden dolayı saraylarında misafir ederlerken suikast düzenlerler.

* http://sessizsenfoni.com/musluman-kalmak-politiktir-2/ adresinden alıntılanmıştır.

Müslüman Kalmak Politiktir! (1) - BEDRİ SOYLU*

06:58 Posted by Bedri Münir , No comments
Bu yazıda Müslüman olmanın/kalmanın siyasi karşılığına dair bir arayış dillendirilmeye çalışılacaktır.

Peygamber Efendimizin ömründe toplam on sekiz kere istişareyi topladığı rivayet edilir. Bu istişarelerden çıkan tüm kararlara uymuştur.[1] Medine’yi ilgilendiren kritik kararlarda, mescitte bulunan insanlarla istişare etmiştir. İstişare ile karar alma süreci bir şekilde Ali’ye kadar devam etmiştir. Bu durum bize iktidarın temerküzünün sakil, bölüşülmesinin ise asli olduğunu göstermek için yeterlidir. Sonrasında Muaviye ile birlikte İslam tarihi için iktidarın ve haliyle servetin temerküz etme süreci başlar. Ömer Bin Abdülaziz dışında emirlerin rızaları sorularak biat alıp göreve başlayan Emevi Sultanı olmamıştır. [2]

Müslüman toplumlarda devlet/iktidar temerküz ettikten sonra sivil halk kendisine fıkıh alimleri üzerinden, devletin/iktidarın güdümünde olmayan bir hayat alanı tesis etme yoluna gitti. Hutbelerde, sahabelere ve özellikle Ali’ye küfürler edilen bir zamanda iktidar dışında irade ortaya koymak için fıkıh kültürü ortaya çıktı.[3] İçtihat kurumunun baskın olarak yaygınlaşmasının nedeni , toplumsal meselelere cevap bulma ihtiyacı ve Peygamberin sünnetinin günden güne daha “soğuk” hale gelmesi nedeniyle oluşan ”boşluktu”. Sultanların (devlet/iktidar) cizye toplamak ve ganimet biriktirmek gibi amaçlarının baskın olduğu bir zamanda halkın karşılaştığı sorunlara kendi çözümünü üretmeye çalışması, Müslüman kalmanın politik tarafıyla ilgiliydi.

Sivil alanda yetişen, iktidar ve servet temerküzüne tamah etmeyen mezhep imamlarının toplum tarafından çekim merkezi olması, iktidarın temellük etme refleksini tekrardan ortaya çıkardı. Ancak bu talepler alimler nezdinde esaslı bir karşılık bulamadı. İmam-ı Azam ve diğer büyük mezhep imamları sultanın sarayındaki bir makama yüz çevirdikleri için şehit edildiler. İmamların içtihatları, özellikle İslam’ı yeni tanıyan toplumların Müslümanlaşmasında ve haliyle politik etki alanlarında ciddi karşılıklar buldu. Ebu Hanife’nin anadilde ibadet, amelin imanın şartı olması/olmaması, büyük günahlara yaklaşım gibi konulardaki içtihatları ciddi politik karşılıklara sahipti. Daha çok cizye toplamak için dinin şekil şartlarını dayatan bir devlet/iktidar yapısı içinde İslam’ın etki alanını genişleten içtihatlar, otoritenin etkisini kıracak niteliğe sahip oldu. Özellikle yeni fethedilen bölgelerde İslam’la tanışan toplumlarda Emevi anlayışından farklı içtihatlar ve yaklaşım ciddi karşılıklar buldu. İmam’ın talebesi olduğu bilinen Semerkandi’nin Horasan yöresinde İslam’ı yayan önemli bir figür olması bu anlamda oldukça manidardır.

İmam-ı Azam’ın talebelerinden İmam Ebu Yusuf’un Abbasi saltanatı döneminde Kadı’l-Kudât (Şeyhülislam, günümüzde Diyanet İşleri Başkanı) olmayı kabul etmesiyle devletin/iktidarın hem sosyal hem de entellektüel bir alana dokunan fıkhetme imkanlarını da temellük etme süreci, büyük bir eşiği atlatmış oldu. Bu süreç Selçuklu veziri Nizamülmülk ve Nizamiye medreseleri ile zirve noktasına ulaştı. Zira o tarihlerde Selçuklu Devleti oldukça büyük bir coğrafyada eğitim ve resmi dini algıyı kontrol etme imkanına sahipti.

Fıkıh etme kurumu da elinden alınan Müslüman toplum kendisine başka bir mecra aradı. O tarihlerde kendisini on iki imam ve Kerbela masumları metaforlarıyla motive eden halk, sonrasında Seyyidlik ve Şeriflik kurumları ile Ali’ye (ki tasavvufun kapısı olarak görülür) bağlayan sivil bir duruş olarak tasavvufi akımlara yöneldi. Hanefilik ve İmam’ı Azam’ın bir nevi şarihi (açıklayıcısı, şerhedeni) olan Maturidi’nin ortaya koyduğu birikim ve tasavvufi kültür mecz olarak, Horasan’da Hoca Ahmet Yesevi ile özellikle Türki topluluklarda belirgin bir etkiye kavuştu. Sonrasında Moğol istilası ile eş zamanlı başlayan Anadolu’ya (Batıya) doğru ciddi bir hareketlenme ve yayılma başladı. Tasavvufi ekoller, o tarihlerde devletin/iktidarın dışında geniş bir alan bularak İslam coğrafyasında baskın oldular. Yesevi’nin etkisi kimi zaman halkın teveccühünün dışından devlet ve iktidarın eliyle beş yüz yıl etkisini sürdürdü.. Zaman içerisinde devlet/iktidar ile uyumlu bir tarikat kültürü baskın hale gelmeye başladı ve sivil alanın devlet/iktidar tarafında temellük süreci işletildi. Ancak işin ironisi özellikle Anadolu’da devlete/iktidara karşı çıkmış olan isyanların hemen hepsi Yesevi etkisiyle bu topraklara taşınmış olan tasavvufi yapılar üzerinden olmasıydı.

Müslümanlıklarını devlete/iktidara temellük ettirmek istemeyen topluluklar, çeşitli sosyal meseleler ve gerekçeler nedeniyle bu topraklarda bir imar ve düzen sağlama sürecinde aktif bileşen oldular. Bu anlamda en göze çarpan yapılanma Anadolu’nun her tarafına yayılmış olan Ahilik örgütüdür. Toplumsal katılımı devletten/iktidardan daha başarılı şekilde kotarabilen bu yapılanmanın şehirlerdeki etkisini Osmanlı devleti bile uzun süre ortadan kaldıramadı. (Beyazıt’ın Ankara’yı Ahilerden aldığı ve Sultan II. Mehmet’in Ahi loncalarını kapattığı kayıt altındadır ve ayrıca dikkat edilmesi gereken eşiklerdir.)

Sivil alanda kalarak sisteme karşı pozisyon alan tasavvuf geleneği, sadece imar ve düzen sağlamak yoluyla değil ayrıca isyanlar ile de kendisine saf tuttu. Bu topraklardaki hemen bütün isyanlar devletin/iktidarın kontrol mekanizmalarına karşı tasavvuf geleneğinden beslenen yapılar üzerinden başladı. Ayrıca yine tasavvuf geleneğinden gelen ve sistem karşıtlığının en marjinal görünümünü sunan Batınilik de devlet/iktidar dışı bir arayışın ürünüydü.

Tarihsel olarak devam edegelen sivil kalma ve Müslümanlığı temellük edilebilir olmaktan çıkarma gayretleri halk kültüründe kendisini farklı formlarla da olsa var kılmaya devam etti. Kimi zaman gizlendi, kimi zaman isyan etti, kimi zaman Batıni yorumlarla kendisini gösterdi ancak hep var olmaya devam etti.

Toplumun temellük ve temerküze karşı sessiz ya da gürültülü bir tavır sahibi olduğunu, bu anlamda politik bir hat geliştirdiğini anlatmak için ortaya koyduğum bu tarihsel okuma elbette birçok tartışmalı alana değindi. Bu tartışmalı alanlar elbette günümüzde de varlığını devam ettirmektedir. Genel hatlarıyla bu şekilde özetlemeye çalıştığım tarihsel sürecin detayları için bu makale kafi gelmeyecektir. İleriki yazılarda bu girizgah üzerine konuyu hem güncele çekmeye hem de detaylandırmaya çalışacağım. Umarım, önemli bir tartışmayı beslemek için anlamlı olur.

İşlerin en doğrusunu Allah bilir.

Not: İki haftada bir perşembe günleri yayınlanan yazılarım bundan sonra pazartesi günleri yayınlanacaktır.

[1] Örneğin Uhud Savaşı’nın nasıl yapılacağına dair kararı benimsememiş olmasına rağmen çıkan karara uymuştur. Ayrıca bu bağlamda Ebu Hureyre’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Rasululah’tan adamları ile daha çok istişare eden bir kimse görmedim” Tirmizî, Cihâd, 34.

[2] Amcasının oğlu Halife Süleyman bin Abdülmelik vefat ettikten sonra Ömer Bin Abdulaziz’i yerine önermiş ve halifeliği emirlerce kabul edilmiş olmasına rağmen biatlarını almadan halife olmamıştır.

[3) Muaviye’nin hicrî 41’de Kufe Valiliği’ne atadığı Muğiyre b. Şu’be’ye, fermanı yazdıktan sonra şöyle dediği aktarılır: “Senden birkaç şeyi yapmanı istiyordum, fakat zekâ ve yeteneğine güvenerek onları sana bırakıyorum. Ama bir konuyu ihmal etmiyorum, o da şudur: Sakın Ali’ye küfredip hakkında kötü şeyler söylemekten gafil olma. Osman’a acıyıp onun için rahmet ve bağışlanma dilemeyi unutma. Ali dostlarında kusur aramayı, onu kötülemeyi ve Osman’ın taraftarlarını övüp kendine yaklaştırmayı ihmal etme!” Tefsir-i Taberi, “Hicretin 51. Yılı Olayları” bölümünde, c.6, s.108; Tarih-i İbn Esir, c.3, s.302.

* http://sessizsenfoni.com/musluman-kalmak-politiktir-1/ adresinden alıntılanmıştır.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Ömer Lütfi Barkan'ın Kolonizatör Türk Dervişleri Makalesi Üzerine - BEDRİ SOYLU

14:51 Posted by Bedri Münir , No comments
Türkiye Cumhuriyeti bir reddediş ve geçmişin kötülüğü kurgusu üzerinde kuruldu. Başımıza gelen her şey bizden öncekilerin yanlışlar nedeniyleydi. Siyaseten kerteriz noksanlığının yarattığı boşlukta, Türk varlığının korunması refleksiyle birleşerek, faciaya dönüşen zayıf siyaset nedeniyle kaybedilen topraklar haliyle toplum olarak bizleri savunmacı ve geçmişin korkularından bağımsız düşünemeyen bir hale getirdi. Beceriksiz, sürekli düşmanlarla çevrili, her an bölünebilir kırılgan bir yapıdaydık artık. Var kalabilmek için bir şeylerin sabitlenmesi gerekiyordu.

Var kalabilmek için Türklük kimliğine sığındı sistem. Türk olarak var kalabileceğimiz bir ulus devlet dalgasının hakim olduğu zamanlardı ilk dönemler. Ancak Osmanlılıktan Türklüğe geçiş bizden öncekilerin büyük devlet olduğu zamanları anlatmak için tek başına kifayet etmiyordu. Bunun yanı sıra sadece ulus devlet olmayı dayatan saldırı da kesilmemişti. Özellikle oryantalistlerin Türk’ün devlet aklı olmadığını öne süren ve bu işleri Bizans bakiyesi “Avrupalı” Rumlardan öğrendiğimizi iddia eden tezler baskındı.

Fuat Köprülü’nün bir nevi çekidüzen verdiğini söyleyebileceğimiz Anadolu’nun ilk dönemlerine dair derli toplu araştırmaları nedeniyle kayda değer bir zemin vardı. Köprülü’nün talebeleri de bu açılan alandan bir takım araştırmalara giderek en azında devlet kurma ve idare etme bağlamında yeterli olduğumuzu, belli bir ideolojik kalıp içinde değerlendirilse de genel olarak, anlatabilirlerdi.

Köprülü’nün talebelerinden olan Barkan meşhur İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler makalesini bu motivasyonla yazmıştır diyebiliriz. Müellif, geleneksel anlayışta sürekli dillendirilen Osman Gazi’nin rüyası ve sonrasında vuku bulan mucizeler üzerinden devlet mefhumunun bir yere oturmayacağını belirterek cümlelerine başlar. Sonrasında Gibbons gibi müelliflerin küçümseyici tezlerinin yanlış olduğunu ve başka bir tarihin olduğunu anlatmaya çalışır. Kendisine açtığı bu tartışma alanını yazdığı dönemdeki siyasi atmosferin kırmızı çizgilerini ihlal etmeden tane tane işler. Siyasi şahsiyetler ile onlara zemin hazırlayan ictimai sebepleri arar.
Yazıda, Osmanlı devletinin teşekkül döneminde vuku bulan ancak tam olarak açıklanmamış bir çok hadiseye işaret eder. Moğol İstilası, istila öncesinde Horasan’dan gelenlere, Mısır’dan ve Anadolu’nun dışından gelen göçlere, akın akın devam eden Orta Asya göçlerine değinerek bu tarih aralığında yeni bir terkibin oluştuğunu söylemeye çalışır. Anadolu topraklarının bir cazibe merkezi olmaya başlamasının nedenlerine dair veriler sunar. Peki devleti kuran ve idare eden unsurlar Barkan’a göre kimlerdir? Cevaben aşağıdaki uzun pasajı aktarabiliriz:

“Osmanlı imparatorluğunun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî  bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur: Iran, Mısır ve Kırım medreselerinden çıkan hocalar, orta ve şarkî Anadolu’dan gelmiş Selçukî ve İlhâmî bürokrasisine mensub şahsiyetler, muhtelif tarikatlerin mümessilleri İslâm şövalye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler. Bunlar arasında bilhassa, Paşazade tarihinde Gaziyânı Rum diğer tarihlerde Alpler (kahraman, muharib mânasına) veya Alp Erenler namı altında zikredilen ve daha İslâmiyetten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilâta mensub Türk Şövalyeleri mevcuttu. Fiahakîka: Osman Gazinin arkadaşlarından bir çocuğun unvanı olan bu Alp tâbiri dikkate şayandır. Bunlardan şehirlerde ve İslâm dünyasına mensub bazı dinîlerin tesiri altında kalmış olanların ise unvanı bilâhare Gaziye tebdil edilmiş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen Ahıyânı Rum yani Anadolu Ahileri ile; Horasan Erenleri de denilen Abdalân Rum yani «abdal» ve «baba» ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinatta bulunan ve umumiyetle Osmanlı Padişahlarıyla bütün harplere iştirak etmiş bulunan delişmen tabiatlı ve garib etvarlı dervişler bulunmakta idi. Aşık Paşazade tarihinin Bacıyânı Rum yani Anadolu kadınları dediği ve haklarında tafsilâta mâlik olmadığımız teşkilât veya tarikatten sarfınazarla, diğerlerini ele alacak olursak, banların her birinin Türk ve İslâm dünyasının her tarafında şubeleri olan ve bu günkü Komünist yahut farmason teşkilâtına benzeyen teşkilâtı bulunan tarikatler olduğunu görürüz. Kökleri bu suretle geniş Türk ve İslâm dünyasına yayılmış olan bu gibi teşkilât vasıtasıyla her tarafla temas halinde bulunan Osmanlıların ise. Osmanlılaşmış Rumların yardımına muhtaç olmadan daha evvelki emsali Türk imparatorlukları gibi büyük bir imparatorluk kurmak teşebbüsünde bu kuvvetlerden istifade etmiş ve kendilerine lâzım gelen her türlü unsurları bulmuş olduklarına şüphe yoktur. Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi teşkilâtının Anadoludaki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek icab eder. Prof. Fuad Köprülü’ye göre; «Gazi» Osman’ın kayın pederi şeyh Edebâlî ile silâh arkadaşlarından bir çoğunun hattâ Orhan’ın kardeşi Alâeddin’in bu tarikate mensub bulunuşu, ilk piyade askerî üniformasının Ahi üniforması oluşu ve Yeniçeriler için Ahi başlığının kabul edilmiş olması, bu bakımdan son derecede manidardır.”

Devamında Barkan, Anadolu’ya kabileler halinde yerleşen bu unsurları, geldikleri kültürün izlerini taşımakla birlikte günümüzde kabul edilen şekliyle dilencilikle geçinen ve elinden iş gelmeyen dervişler olmadıklarına vurgu yapar. Eşkiyaların kol gezdiği ve verimsiz yerlere gerek devletin gerek de kendi insiyatifleriyle yerleşen bu dervişlerin toprağı şenlendirdiklerini, ziraat ile iştigal ederek hem kendilerini hem de o topraklardan geçenlerle bölüştüklerine vurgu yapar. Savaş zamanlarında cenge giden ve sürekli bir gayret içinde olduklarına söyler. Vuku bulan dağınıklık ve kaos içinde yaşanan bir zamanda, toplumsal ve coğrafi bir sağaltma ve dengelenme etkisidir. Oluşan durumu Amerikanın keşfi sonrasında yapılan kolonizasyona benzetir. Ancak bu benzetmenin temsili bir anlamı olduğunu ve oluşan şeyin aynı olmadığı kanaatindeyiz. Zira gelenler kendilerinden önce buralarda yaşayanları katletme ve yerlerine konma gibi bir eyleyişten çok zihinsel anlamda dönüştürücü bir etki ortaya koymuşlardır.  Bazı yerleşimcilerin “kafirin kovub gelüb” oralara yerleşmesi konusu açıkçası kendi adımıza hala izaha muhtaç bir durum olarak göze çarpmaktadır. Birilerinin, katleden, muzaffer ve dönüştüren olmasının, oluşan şeyin ruhuna uygun gelmemektedir.

İlk dönemde öncülük eden dervişler/kolonizatörler ile ilgili bazı örnekler aktaran Barkan devamında bu dervişlerin kurdukları tekkelerin ve zaviyelerin imparatorluk döneminde tufeyliliğin yaygınlaştığı ve miskinliği sıradanlaştıran mecralara dönüştüğünü söyler. İlk dönemlerde devletin işleyişi ve toplumsal dengenin sağlanması noktasında yaptıkları katkılar nedeniyle elde ettikleri imtiyazlar nedeniyle dinamik karakterden kopulduğunu vurgular. Bu noktada Osmanlının son dönemlerinin eleştirisini yaparak yeni cumhuriyete konuyu bağlamaya çalışır. “Tekke ve zaviyeler madem bu denli yararlı kurumlardı neden kapatıldılar?” sorusunun cevabını da alt metinde vermiş olur. Bu noktada Barkan’ın devletçi bir pencereden bakarak konuyu ele aldığını düşünmekteyiz. İmparatorluğa evrilme nedeniyle içe dönük baskılamaya ve kontrol etmeyi gerektiren politikalar nedeniyle bu yapıların tahrifata maruz kaldığını düşünmekteyiz. Makale ile bazı sorulara cevap veren Barkan zorunlu iskan politikalarının sonucu olarak ortaya çıkan Celali İsyanlarını gözden kaçırır. Devlet otoritesini yıpratacak yerel temerküzlerin önüne geçmek için Anadolu’nun halklarını zorunlu olarak göçe zorlayan yönetim anlayışının Anadolu’yu İslamlaştıran yayılmayı ve dinamizmi kestiğini düşünmekteyiz.

Makalede seçilen örnek olaylar için yazıldığı dönemin siyasi atmosferine uygun izahatları Molla Mehmed Kurdî’ adlı dervişin durumunu anlatmaya çalışırken de görmekteyiz. Müellif “Kürdi” olmanın Kürtlükten kaynaklanmadığını açıklamak için gayret sarf etmiştir. Makalenin aktardıklarının kıymeti yanında reel politik dilin yarattığı atmosfer ile alakalı olduğunu düşünmekteyiz.
Son olarak Barkan’ın şu tespitlerine değinmek gerekiyor: “Hıristiyan memleketlerinde çalışan Türk misyoner dervişlerinin bu neviden faaliyetleri, hristiyan iken sonradan müslüman olmuş dervişlerin bazı tarikat/erin âyin ve erkânı üzerinde yapacakları tesirler de ayraca tetkik edilecek mevzulardır. Aynı şekilde, bu, tarikatlerin içtimaî hayat idealleri ve muhtelif içtimaî meseleleri telâkki tarzları da ayrıca tetkike değerse de, bu hususlar maalesef bizim için malûm değildir. Yalnız, birçok dervişlerin komünist bir hayat yaşamak için bir araya toplandıkları ve beraber çalışıp beraber yemenin ve böyle müşterek bir hayat sürmenin zevklerini tercih ettiklerini kabul edebiliriz. Bundan başka, son zamanlarda Rumelinde bazı dervişlerin beraber çalışıb elde ettikleri mahsullerini iki gözlü anbarlarma taksim ederek bir  gözün muhtevasını kendilerine ve diğer gözdeki mahsullerini yolcuların fukaralarına tahsis etmek üzere kullandıkları nakledilmektedir.”

Müellif bu makalesinde kültürel geçişkenliğin ve dönüşümün izlerini tam olarak süremediğini ve hala incelemeye açık bir alan olduğu durumunu tespit ederek zaruretine değinir. Hristiyanlar ile yeni gelen Müslümanlar nasıl bir iletişim ve etkileşim içindeydiler ve aralarında nasıl bir hukuk tesis etmişlerdi. Toplumsal uzlaşının ve misyonerliğin(öğretinin yayılmasının) eş zamanlı işlemesi için inceleme ve çalışmaların derinleştirilmesi ciddi önem arz etmektedir.

Dervişlerin hayat anlayışları ve şekilleriyle ilgili olarak “komünist bir hayat” ifadelerini kullanan müellif kelime anlamı olarak komünisti kullanmaktadır. Paylaşımcı kültüre vurgu yapan bir hayatın baskın olduğunun tespit olarak kayda geçmesi bize bir çok şeyi anlatmaktadır. Toplumsal uzlaşının ekonomik bölüşüm temelli olup ahlaki ve dini öğretilerin bağdaşarak harç olması yaşananları açıklamak için yeterli olmasa da oldukça önemli bir tespit olarak durmaktadır.

Sonuç olarak kolonizatör dervişlerin sadece ceng eden ya da zorunlu olarak buralara göç etmek zorunda kalan kişiler olmadıkları, ailecek buralara geldikleri, kurak ve çorak toprakları şenlendirdikleri, sahip olduklarını paylaştıkları, tufeylilik yapmadıkları, devletlerin zayıf olduğu bir dönemde toplumsal barışın tesisi için aktif görev aldıkları, savaşmaktan kaçınmadıkları, ilmi anlamda donanımlı oldukları makaleye göre rahatlıkla söylenebilir.  Müellifin dönemin politik atmosferi nedeniyle bazı noktalarda temkinli davrandığı metinde hissedilmektedir. Ayrıca devletin güçlendirilmesi perspektifinde kalarak yani devleti asıl kabul ederek bir okuma içine girdiği rahatlıkla söylenebilir.


Bu makaledeki verilerden yola çıkarak modern dönemlerde devletin ulaşamadığı alanlarda faaliyet gösteren cemaatlerin konumlanış şekilleri üzerine düşünmek gerekmektedir. Cumhuriyet sonrasında ortaya çıkan oluşumların devletin izin verdiği kadar kendilerine siyaset alanı bulabildiği ve bu durumun İslamlaşma sürecindeki hikaye ile tam olarak uyuşmadığını makalede değinilmeyen diğer bazı unsurlardan yola çıkarak söyleyebiliriz. 

Makalenin tamamı içim: http://www.recepsen.com/Kolonizator_Turk_Dervisleri.pdf