Merhabalar, Anadolu'nun İslamlaşma sürecinde önemli bir tarihsel aralığa tekabül eden ve İslam'ın ikinci koşusu olarak adlandırılan 11. ve 13. yüzyıl arasındaki dönemde cereyan eden olaylara dair okuma notlarını paylaştığımız blogumuza hoşgeldiniz.

4 Ocak 2015 Pazar

Hoca Ahmed Yesevî ve Dîvân-ı Hikmet

05:28 Posted by Bedri Münir , No comments
* http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10828,ahmedyesevivedivanihikmetpdf.pdf?0 sitesinden alınmıştır. Makalenin yazarı bilinmemektedir.

Ahmet Yesevî'nin şiirlerine "hikmet", şiirlerinin toplandığı kitaba da Dîvân-ı Hikmet adı verilir. Ahmed Yesevî'nin şiirlerini Karahanlı Türkçesiyle yazdığı muhakkaktır. Fakat Yesevî'nin hikmetlerini toplayan yazmaların hepsi de çok sonraki asırlarda istinsah edildiği için dil bakımından Karahanlı devri Türkçesine tam olarak uymazlar. Bu şiirlerde değişik saha ve devirlere ait dil hususiyetleri hep birlikte görülür. Ayrıca Dîvân-ı Hikmet'te şiirlerin hepsi de Ahmed Yesevî'ye ait değildir. Halifeleri tarafınmdan yazılmış pek çok şiir ona mal edilmiştir. Ruh, edâ ve şekil bakımından bu şiirlerin hepsi birbirine benzediğinden hangilerinin Ahmed Yesevî'ye ait olduğunu ayırabilmek de çok güçtür. Bütün bu sonraki tesir ve karışmalara rağmen hikmetleri dil bakımından değilse bile edebî bakımdan Karahanlı devrine ve 12. yüzyıla ait kabul etmek gerekir.

Ahmed Yesevî, 11. yüzyılın sonlarında Batı Türkistan'ın Sayram (İsfîcab) kasabasında doğdu. Babası kerâmetleriyle tanınmış Şeyh İbrahim, annesi Mûsâ Şeyh'in kızı Ayşe Hatun'dur. Mûsâ Şeyh, İbrahim'in halifelerindendi. Ahmed Yesevî, önce annesini, 7 yaşında iken de babasını kaybeder. Ablası Gevher Şehnazla birlikte Yesi'ye göçerler ve Ahmed Yesevî Arslan Baba'ya intisap eder. Bir yıl içinde Arslan Baba da vefat edince Ahmed Yesevî Buhara'ya giderek Şeyh Yûsuf-ı Hemedânî'ye intisap eder. Hoca Ahmed Yesevî uzun süre şeyhinin irşatlarından faydalanmış ve onun üçüncü halifesi olmuştur. Şeyh Yûsuf-ı Hemedânî 1140'ta ölünce sırasıyla birinci ve ikinci halife onun yerini almış, nihayet 1160'ta Ahmed Yesevî irşat postuna oturmuştur. Bir müddet sonra bu makamı dördüncü halifeye terkeden Hoca Ahmed Yesevî, Yesi'ye dönerek irşatlarına orada devam etmiş ve 1160 yılında ölmüştür. Vefatından sonra halifeleri tarafından irşatları devam ettirilmiştir. Bilhassa üçüncü halifesi Süleyman Hakîm Ata, Ahmed Yesevî gibi hikmetler söylemesiyle tanınmış ve kerâmetleriyle Türkistan halkı tarafından çok benimsenmiştir.

Ahmed Yesevî'nin nesli, kızı Gevher Şehnaz vasıtasıyla devam etmiş, birçok kimse, meselâ Evliya Çelebi, soyunu Ahmed Yesevî'ye bağlamıştır.

Daha çok küçük yaşta Hoca Ahmed Yesevî'nin hayatı etrafında menkıbeler teşekkül etmeye başlamıştır. Arslan Baba'ya intisabı ile ilgili menkıbe şöyledir: Hazreti Muhammed'in savaşlarından birinin sonunda eshâb aç kalır ve peygamberden yiyecek ister. Hazreti Peygamber duâ eder, Cebrail aleyhisselâm cennetten bir tabak hurma getirir. Hurmalardan biri yere düşer. Cebrail "Bu hurma ümmetinizden Ahmed adlı birinin kısmetidir" der. Peygamber eshâba, emaneti kimin sahibine teslim edeceğini sorar. Arslan Baba talip olur, Hazreti Muhammed hurmayı onun damağına koyar ve Türkistan'a yollar. Arslan Baba 500 yıl emanetin sahibini bekler. Sayram'dan Yesi'ye gelen 7 yaşındaki yetim ve öksüz Ahmed Yesevî, Arslan Baba'yı görür görmez hurmayı sorar.

Kelâm kıldım hurmadan manga vahşet kıldılar
Ey bî-edeb kûdek dip asâ alıp sürdiler
Vahşetidin korkmadım manga bakıp hırdılar
Arslan Babam sözlerin işitingiz teberrük
(Söz edince hurmadan bana korku verdiler;
"Edebsiz çocuk" deyip sopa alıp sürdüler;
Hiddetinden korkmadım, bana bakıp güldüler;
Arslan Baba'm sözlerini işitiniz teberrük.)

Arslan Baba 500 yıldır damağında sakladığı ve lezzetinden hiç bir şey kaybetmeyen hurmayı Ahmed 
Yesevî'ye verir.

“Agzmg açgıl ey kûdek emânetin bireyin
Mezesini yutmadım aç agzınga salayın
Hak resûlnı buyrugm ümmet bolsam kılayın.”
Arslan Babam sözlerin işitingiz teberrük
(“Ağzını aç ey çocuk, emanetini vereyim;
Lezzetini tatmadım, aç ağzına salayım;
Hak Resulün emrini, ümmet olsam, kılayım."
Arslan Baba'm sözlerini işitiniz teberrük. )

Rivayete göre Ahmed Yesevî 63 yaşma gelince Hazreti Peygamber'e olan bağlılığından dolayı bir kuyu kazdırmış ve geri kalan ömrünü bu kuyunun dibindeki tek kişilik hücrede geçirmiştir.

Ahmed Yesevî'nin iyi bir tahsil gördüğü, Arapça'yı, Farsça'yı ve İslâmî ilimleri de öğrendiği muhakkaktır. Hanefî mezhebindendi ve ehl-i sünnete bağlı idi. Küçük yaşta iken kerametleri yayılmış, sade bir dille yazılan ve halkın ruhunu okşayan hikmetleriyle kısa zamanda Türkistan halkının, bilhassa göçebe Türklerin gönlünde taht kurmuştur. Onun irşatları etrâfında teşekkül eden Yeseviyye tarikatı Türkistan'da geniş sahalara yayılmış, Yesevîlikten doğan birçok tarikat Orta Asya ve Anadolu'da asırlarca Türk halkının mânevi cephesini beslemiştir. Tahta kaşık ve kepçe yontup bunları satarak geçimini sağlayan Ahmed Yesevî'nin rivayete göre 99.000 müridi vardı ve bunlar dört bir yana dağılarak onun irşatlarını ve hikmetlerini her tarafa yayıyorlardı. Onun şöhret ve tesiri, ölümünden sonra daha da kuvvetlenerek devam etmiştir. Yesevî'yi rüyasında gören Temür, kazandığı bir zaferden sonra Yesi'ye gelerek onun kabrini ziyaret eder ve 1396-1397 yıllarında Yesevî için büyük bir türbe inşa ettirir. Daha sonra Şibânî Han tarafından tamir ettirilen türbe Türkistan halkı için mukaddes bir ziyaretgâhtır. On binlerce Türkistanlı yılın belli bir ayında türbeyi ziyaret ederek bir hafta müddetle onun etrâfmda ibadette bulunur, hikmetlerini belli makamlarla söyleyerek zikrederlerdi. Türbenin civarına gömülmek Türkistan Türkleri için büyük bir bahtiyarlık olduğundan sağlıklarında oradan toprak alırlardı. Yesevî'nin türbesi hâlâ ziyaretgâh olarak kullanılmakta ve Türkistan Türklerinin manevî bağlarından birini teşkil etmektedir.

Hikmetler, dînî-tasavvufî şiirlerdir. Çoğu dörtlükler halindedir, koşma tarzında kafiyelenmiş ve hece vezniyle yazılmıştır. Hikmetlerin bir kısmı ise gazel tarzındadır ve aruz vezniyle kaleme alınmıştır. Heceyle yazılmış hikmetlerin vezni 4+4+4=12'dir. Aruzla yazılan hikmetlerde "fâilâtün fâilâtün fâilün, mefâîlün mefâîlün feûlün, 4 mefâîlün ve mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün" vezinleri kullanılmıştır. Gazel tarzında kafiyelenmiş bazı hikmetlerde ise 7+7 veya 8+8'lik hece vezni kullanılmıştır. Mesnevî tarzında yazılan münâcât ve nâtm vezni "mefâîlün mefâîlün feûlün" dür. Dörtlüklerle yazılmış hikmetlerde kıt'a sayısı 5 ilâ 28 arasında değişmekte, çoğunlukla 10-12 kıt'alık hikmetler tercih edilmektedir. Gazellerdeki beyit sayısı 5-15 arasındadır. 7 beyitlik gazeller çoğunluktadır.

Kafiye olarak Arapça, Farsça kelimeler kullanıldığı zaman çoğunlukla tam kafiyeye başvurulur. Fakat kafiyelerin çoğu Türkçe asıllı kelimerle yapılmıştır ve bunlarda da yarım kafiye kullanılmıştır. Hatta bazan yarım kafiyenin bile kullanılmadığı, yakın seslerin benzerliği ile veya sâdece redifle yetinildiği olur. Esasen redif, hikmetlerde mühim bir ahenk unsuru olarak yer alır. Beyitlerle yazılmış hikmetlerin birçoğu musammat gazel tarzındadır. Bu tarz hikmetlerde görülen iç kafiye şiire fevkalâde bir ahenk vermektedir.

Canım cüda bolganda tenim munda kalganda
Tahta üzre alganda ne kılgay min Hudâya
(Canım ayrı olanda, tenim burda kalanda,
Tahta üzre alanda ne yaparım Allah'ım? )

Öyle anlaşılıyor ki millî nazım şekli olan koşmadan gazel tarzına geçişte musammat şekiller fevkalâde elverişli olmuştur. Edebiyatımızın gazel tarzındaki bu ilk şiirlerinde koşma ahengi hemen kulağa çarpar. Beyitler ortadan ikiye bölünüp dört mısra haline getirildiği zaman 4+3'lük bir koşma ile karşılaşırız. Halk şiirinin ahengi ile kulakları dolmuş bulunan ilk Türk şâirleri, koşmanın dört mısraını beyit haline sokarak gazel tarzma geçivermişlerdir.

Ahmed Yesevî'nin hikmetlerinde işlenen mevzular tamamıyla dînî ve tasavvufîdir. İslâmiyet'in esasları, şeriatın hükümleri ve tasavvuf âdabı, şiirlerin ana konusu teşkil eder. Kıyamet ahvâli, cennet ve cehennem tasvirleri, dünya ahvâlinden şikâyet, peygamber sevgisi, dervişlerle ilgili menkıbeler ve Ahmed Yesevî'rün kendi hayatına ait parçalar sâde bir dille anlatılır.

Ahmed Yesevî'rün canlı ve hareketli bir üslûbu vardı. Şiirlerinin pek çoğunda bir zikir ritmi bulmak mümkündür. Hikmetlerin zikir es-nasında ve belli bir makamla söylendiği dü-şünülürse böyle hareketli bir ritmin varlığı tabiî, hattâ zarurîdir. İşte Ahmed Yesevî bu ritmi ve ha-reketi 4+4+4'lük duraklarla çok iyi yakalamış gö-rünüyor. Altmış üç yaşında yer altına girdiğini an-latan şu dörtlüklerde bu ritim çok açık bir şekilde farkedilmektedir.

Ol kadirimi kudret birlen nazar kıldı
Hurrem bolup yir astığa kirdim muna
Garib bendeng bu dünyâdm güzer kıldı
Mahrem bolup yir astığa mirdim muna
(Kadir Rabb'im kudret ile nazar kıldı;
Mutlu olup yer altına girdim işte.
Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti;
Mahrem olup yer altına girdim işte. )

Zâkir bolup şâkir bolup haknı taptım
Dünyâ ukbâ haram kılıp yançıp tiftim
Şeyda bolup rüsvâ bolup candın öttün
Bî-gam bolup yir astığa kirdim muna
(Zâkir olup, şâkir Hakk'ı buldum;
Dünya, ahret haram kılıp ezip teptim;
Divâne olup, rüsvâ olup candan geçtim;
Gamsız olup yer altına girdim işte.)

Başım tofrak, özüm tofrak cismin tofrak
Hak vashga yiter nün dip ruhum müştak
Köydüm yandım bolalmadım hergiz afak
Şebnem bolup yir astığa kirdim muna.
(Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak;
"Hakk'a kavuşur muyum?" diye, ruhum müştak;
Kavrulup yandım, olamadım asla ap-ak;
Şebnem olup yer altına girdim işte. )

Bu hareketli ritim onun şiirlerine coşkun, taşkın, ve akıcı bir edâ verir. Dînî düşünceleri, basit ve sâde bir dille, fakat bu coşkun ve akıcı edâ ile anlatır.

Tevbe kılgan âşıklarga nûri irür
Tüni küni sâyim bolsa köngli yarur
Kaçan ölüp gûrge kirşe gûn kingür
Ugan izim rahîm rahman rahmeti bar
(Tevbe kılan âşıklara nuru erer;
Gece gündüz oruçlu olsa, gönlü parlar;
Öldüğünde kabre girse, kabri genişler;
Kadir Rabbim, rahîm, rahman, rahmeti var. )

Tevbesizler bu dünyâdm kiçmes bilür
Ölüp barsa gür azabın körmes bilür
Kıyamet kün tang arasât atmas bilür
Heyhat heyhat nevha fedyâd künleri bar
(Tevbesizler bu dünyadan göçülmez bilir;
Ölüp varsa, kabir azabı görmez bilir;
Kıyamet günü Arasat tanı atmaz bilir;
Heyhat heyhat, nevha, feryat günleri var. )

Hak yâdıdan zerre gafil bolmağanlar
Yatsa kopsa hak zikrini koymaganlar
Vallah billah dünyâ haram almaganlar
Gür içinde ol kul hergiz ölmez bolur
(Hak yâdındın zerre gaafil olmayanlar,
Yatsa kalksa, Hak zikrini koymayanlar,
Vallah, billah, dünya haram, almayanlar,
Kabr içinde o kul asla ölmez olur. )

Ahmed Yesevî'de şairane tasvirler ve ince sanat oyunları bulunmaz; fakat Kemâl Eraslan'ın dediği gibi, onun "hikmetlerinin tamamen basit, kuru ve edebî bir değerden mahrum olduğunu söylemek de doğru değildir. Bazı hikmetlerinin samimi ve coşkun bir ifâdeye sahip olduğu ve dînî-tasavvufî halk edebiyatının en güzel örneklerini teşkil ettiği unutulmamalıdır."

Dîvân-ı Hikmet'ten:

III Hikmet

her subh-dem nida kildi kulakımga
zikr ayt didi zikrin aytıp yördüm muna
ışksızlarnı kördüm irse yolda kaldı ol
sebebdin ışk dükkânın kurdum muna
(Sabahları kulağıma nida geldi:
"Zikr et!" dedi, zikrini deyip yürüdüm işte,
aşksızları gördüm ise, yolda kaldı;
o sebebten aşk dükkânını kurdum işte. )

on birinde rahmet-deryâ tolup taştı
allâh didim şeytân mindin yırak kaçtı
hây u heves mâ vü menlik turmay köçti
on ikide bu sırlarnı kördüm mü muna
(On birimde rahmet denizi dolup taştı;
"Allah!" dedim, şeytan benden uzaklaştı;
geçici heves, ben-sen fikri durmayıp göçtü;
on ikide bu sırları gördüm işte. )

on üçümde nefs hevânı kolga aldım
nefs basığa yüz ming belâ karmap saldım
tekebbürni yirge urup basıp aldım
on törtümde tofrak-sıfat boldum muna
(On üçümde nefs arzusuna kıpılıverdim;
nefs başına yüz bin belâ tutup saldım;
kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
on dördümde toprak gibi oldum işte.)

on bişimde hûr ü gılmân karşu kildi
başın üzüp kol kavşurup tâzîm kıldı
firdevs atlığ cennetidin muhzır kildi
dîdâr üçün barçasmı koydum muna
(On beşimde hûrî, gılman karşı geldi;
baş eğerek, el bağlayıp tazim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden haberci geldi;
didar için hepsini terkettim işte. )

on altımda barca ervah ülüş birdi
hay hay sizge mübarek dip âdem kildi
ferzendim dip boynum kuçup könglüm aldı
on yitimde türkistanda turdum muna
(On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
"Size mübarek olsun" diyerek Âdem geldi;
"Evlâdım!" deyip, boynuma sarılıp gönlümü aldı,
on yedimde Türkistan'da bulundum işte. )

on sikizde çil-ten birle şarâb içtim
zikrin aytıp hâzır turup kögsüm tiştim
rûzî kıldı cennet kizip hûrlar kuçtım
hak mustafâ cemâllerin kördüm muna
(On sekizde Kırklar ile şarap içtim;
zikrini deyip, hazır durup göğsümü deştim;
nasip kıldı, cennet gezip huriler kucakladım;
hak Mustafa cemalini gördüm işte. )

on tokuzda yitmiş makam zahir boldı
zikrin aytıp iç ü taşım tâhır boldı
kayda barsam hızır babam hâzır boldı
ğâvsu'l-ğıyâs mey içürdi toydum muna
(On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
zikrini dedim, içim dışım temizlendi;
nereye varsam, Hızır Baba'm hazır oldu;
gavsu'l-gıyas mey içirdi, doydum işte.)

yaşım yitti yigirmige ötdim makam
bihamdi'llâh pîr hizmetin kıldım tamâm
dünyâdaki kurt u kuşlar kıldı selâm
ol sebebdin hakka yavuk boldum muna
(Yaşım yirmiye ulaştı, makamlar aştım;
Allah'a hamd olsun, pîr hizmetini tamamladım;
dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
o sebepten Hakk'a yakın oldum işte.)

(*) Metin ve tercüme Kemal Eraslan'ın Dîvân-ı Hikmet'ten Seçmeler (Ankara, 1983) adlı eserinden avnen alınmıştır.

IV Hikmet

1
hoş gayibdin kulakımga ilham kildi
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim
muna barca büzürg yıghp manga inam birdi
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Hoş gaipten kulağıma ilham geldi;
O sebebten Hakk'a sığınıp geldim işte.
Hep ulular yığılıp bana nimet verdi;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

2
min yigirme iki yaşda fena boldum merhem
bolup çm derdlikke deva boldum yalgan
âşık çm âşıkka güvâh boldum
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Ben yirmi iki yaşta fâni oldum;
merhem olup gerçek dertliye deva oldum;
sahte âşığa, gerçek âşığa tanık oldum;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

3
eyâ dostlar yaşım yitti yigirme üç
yalgan dava tâatlarım barçası pûç
kıyamet kün ne kılgay min bürehne lûç
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Eyâ dostlar, erdi yirmi üçe yaşım;
dâvam yalan, tamamı boş tâatlarım;
kıyamet günü ben çıplak, şaşı ne yapayım?
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

4
min yigirme törtke kirdim hakdın yırak
âhiretka barur bolsam kanı yarak
ölgenimde yıghp urung yüz ming tayak
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Ben yirmi dört yaşa girdim, Hak'tan uzak;
âhirete varır olsam, hani hazırlık?
Öldüğümde toplanıp vurup yüz bin dayak;
Ol sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

5
cenâzemni arkasıdm taşlar atmg
ayakımdan tutup südrep gûrge ilting
hakka kulluk kılmadmg dip yançıp tiping
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Cenazemin arkasından taşlar atın;
ayağımdan sürüyerek mezara iletin;
"Hakk'a kulluk kılmadım" diyip döğüp tepin;
o sebebten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

6
yazuk bilen yaşım yitti yigirme biş
sübhân igem zikr örgetip kögsümni tiş
kögsümdeki girihlerim sin özüng yiş
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Günah ile yaşım oldu yirmi beş;
sübhan Rabb'im, zikr öğretip göğsümü deş;
göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz;
O sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

7
min yigirmi altı yaşda sevda kıldım
mansûr-sıf at dîdâr üçün gavgâ kıldım
pirsiz yörüp derd ü halet peyda kıldım
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Ben yirmi altı yaşta sevda kıldım;
Mansur gibi didar için kavga kıldım;
pirsiz dolaşıp dert ve halet peyda kıldım;
0 sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

8
min yigirmi yiti yaşda pirdi taptım
her sır kördüm perde birlen büküp yaptım
âstânesin yastanıban izin öptim
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Ben yirmi yedi yaşta piri buldum;
gördüğüm her sırrı perde ile sanp örttüm;
eşiğine yaslanarak izini öptüm;
O sebebten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

9
min yigirmi sikiz yaşda âşık boldum
kiçe yatmay mihnet tartıp sâdık boldum
andın songra dergâhıga lâyık boldum
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Ben yirmi sekiz yaşta âşık oldum;
gece yatmayıp, mihnet çekip sâdık oldum;
ondan sonra dergâhına lâyık oldum;
O sebebten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

10
bir kem otuz yaşka kirdim hâlim harâb
ışk yolıda bolalmadım misl-i türâb
hâlim harâb bağrım kebâb közüm pür-âb
ol sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Yirmi dokuz yaşa girdim, harap halim;
aşk yolunda toprak gibi olamadım;
halim harap, bağrım kebap, yaş dolu gözüm;
o sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

11
otuz yaşda otun kılıp köydürdiler cümle
büzürg yıglıp dünyâ koydurdılar urup
sögüp yalguz haknı söydürdiler ol
sebebdin hakka sıgnıp kildim muna
(Otuz yaşta odun kılıp yandırdılar;
hep ulular yığılıp dünya koydurdular;
vurup, söğüp yalnız Hakk'ı sevdirdiler;
o sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

12
kul hâce ahmed dünyâ koysang işing biter
kögsungdeki çıkkan âhıng arşka yiter cân
birerde hak mustafâ kolung tutar ol
sebebdin hakka sığınıp kildim muna
(Kul Hâce Ahmed, dünya koysan, işin biter;
göğsünden çıkan âhın Arş'a yeter; can
verende hak Mustafa elinden tutar; o
sebepten Hakk'a sığınıp geldim işte. )

X Hikmet

1
ol kadirim kudret birlen nazar kıldı
hurrem bolup yir astığa kirdim muna
ğarîb bendeng bu dünyâdın güzer kıldı
mahrem bolup yir astığa kirdim muna
(Kadir Rabb'im kudret ile nazar kıldı;
mutlu olup yer altına girdim işte.
Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti;
mahrem olup yer altına girdim işte. )

2
zâkir bolup şâkir bolup haknı taptım
dünyâ ukbâ haram kılıp yançıp tiftim
şeydâ bolup rüsvâ bolup candın
öttim bî-gam bolup yir astığa kirdim muna
(Zâkir olup, şâkir olup Hakk'ı buldum;
dünya, ahret haram kılıp ezip teptim;
divane olup, rüsva olup candan geçtim;
gamsız olup yer altına girdim işte. )

3
şömluğumdm tağ u taşlar sögti mini
fasîh tilde sögüp aydı filing kanı
âşık bolsang evvel barıp haknı tanı
merhem bolup yir astığa kirdim muna
(Şomluğumdan dağlar, taşlar söğdü beni;
açık dille söğüp dedi: Filin hani?
Âşık olsan, önce varıp Hakk'ı tanı!
Merhem olup yer altına girdim işte. )

4
sizni bizni hak yarattı tâat üçün
ey bü'1-acep içmek yimek rahat üçün
kâlü belâ didi ruhum mihnet üçün
edhem bolup yir astığa kirdim muna
(Sizi, bizi Hak yarattı tâat için;
ey acayip, içmek, yemek, rahat için;
"Kalû belâ" dedi ruhum mihnet için;
Edhem olup yer altına girdim işte. )

5
nefsim mini köp yü^ürtti hakka bakmay
kiçe kündüz bî-ğam yördüm yaşım akmay
hây u heves mâ vü menlik otka yakmay
pür-ğam bolup yir astığa kirdim muna
(Nefsim beni çok koşturdu, Hakk'a bakmadan;
gece gündüz gamsız yürüdüm, yaşım akmadan;
hevesleri, benlik dâvasını ateşe yakmadan;
gamla dolup yer altına girdim işte. )

6
kulnı korsem hizmet kılıp kuh boldum
tofrak-sıfat yol üstide yoh boldum
âşıklarnı köyüp öçken küli boldum
hemdem bolup yir astığa kirdim muna
(Bir kul görsem, hizmet kılıp kulu oldum;
toprak gibi yol üstünde yolu oldum;
âşıkların yanıp sönen külü oldum;
hemdem olup yer altına girdim işte. )

7
candın kiçip mihnet tarttım benden didi
kanlar yutup allâh didim rahm eyledi
dûzeh içre bolmasun dip gamım yidi
hurrem bolıp yir astığa kirdim muna
(Candan geçip mihnet ettim, kulum dedi;
kanlar yutup "Allah!" dedim, rahm eyledi;
cehennemde olmasın deyip tasalandı;
mutlu olup yer altına girdim işte. )

8
yaşım yitti altmış üçke bir künçe yok
vâ-dirîğâ haknı tapmay könglüm smuk
yir üstide sultân min dip boldum uluk
şâkir bolup yir astığa kirdim muna
(Bir gün değil, altmış üçe erdi yaşım;
yazık, Hakk'ı bulmamaktan kırık gönlüm;
yer üstünde sultanım deyip kibirlendim;
şâkir olup yer altına girdim işte. )

9
şeyh nün diben dava kılıp yolda kaldım
fes ü destâr pûçek pulğa satıp kildim
nefs ü hevâ tuğyan kıldı harıp kaldım
bî-dem bolup yir astığa kirdim muna
(Şeyhim diye dâva kılıp yolda kaldım;
fes, sangı değersiz pula satıp geldim;
boş istekler coşup taştı, yorulup kaldım;
huzursuz olup yer altına girdim işte. )

10
başım tofrak özüm tofrak cismim tofrak
hak vaslığa yiter min dip ruhum müştak
köydüm yandım bola'lmadım hergiz afak
şebnem bolup yir astığa kirdim muna
(Başım toprak, kendim toprak cismim toprak;
"Hakk'a kavuşur muyum?" diye, ruhum müştak;
kavurulup yandım, olamadım asla ap-ak
üs şebnem olup yer altına girdim işte. )

11
pîr-i muğân nazar kıldı şarâb içtim
şiblî yanglığ sema urup candın kiçtim
sermest bolup il ü halkdın tanıp kaçtım
zemzem bolup yir astığa kirdim muna
(Pîr-i muğân nazar kıldı, şarap içtim;
Şiblî gibi sema kılıp candan geçtim;
sermest olup insanlardan uzaklaştım;
Zemzem olup yer altına girdim işte. )

12
kul hâce ahmed-nâsih bolsang özüngge bol
âşık bolsang candın kiçip bir yolı öl
nâdânlarğa aytsang süzüng kılmaz kabul
muhkem bolup yir astığa kirdim muna
(Kul Hâce Ahmed, nâsih olsan, kendine ol;
âşık olsan, candan geçip bir defa öl;
cahillere desen, sözünü kılmaz kabul;

mukhem olup yer altına girdim işte. )

Türk müsünüz? - MURAT D. MİRZA

03:51 Posted by Bedri Münir , No comments
* Okumalarımızla alakalı olduğunu düşündüğümüz aşağıdaki makaleyi ilginize sunuyoruz. Yazı http://dunyalilar.org/turk-musunuz.html adresinden alıntılanmıştır.

***

Artık bu soruya cevap vermeniz eskisi kadar kolay olmayacak. Bu yazıyı okuduktan sonra “Evet ben Türküm, Kürdüm, Arabım…” demeden önce epey düşünmek zorunda kalabilirsiniz.

Eğer aşırı milliyetçi görüşleriniz varsa baştan uyarıyorum, yol yakınken geri dönün, okumayı hemen bırakın, mavi hapı alın ve eski halinizde devam edin. Yok, eğer kırmızı hapı alırsanız, unutmayın ki hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmayacak…

Yedi yıl önce National Geographic tarafından başlatılan ‘genom’ projesi için DNA örneği gönderdiğimde henüz Türkiye’nin genetik yapısı üzerine bir yazı kaleme almak için çok erkendi. Ancak genetik bilimi oldukça hızlı ilerledi, 2007’de insanoğlunun gen haritası çıkarıldı ve bugün artık milletlerin akrabalık ilişkilerini belirleyecek yeterli bilgiye sahip durumdayız. Öyleyse yolculuğa başlayalım -Morpheus’un dediği gibi- görelim bakalım tavşanın yuvası ne kadar derinlere gidiyor.

Gen testlerinin sonucuna göre ilk erkek bundan 60 ila 80 bin yıl önce Afrika’da, bugünkü Kenya-Etiyopya civarında yaşadı. Radyo-karbon testlerinden kaynaklanan farklı sonuçlardan dolayı ben ortalamayı alarak 70 bin yıl diyeceğim. Yani yeryüzündeki 3,5 milyar erkekten DNA örneği alıp Y-kromozomunu takip ederek geriye gittiğimizde görüyoruz ki bütün erkeklerin ortak atası 70 bin yıl önce yaşayan bu kişi.

Bu arada neden ‘erkek’ sözcüğüne vurgu yaptığımızı hemen açıklayalım; Y-kromozomu yalnızca erkeklerde var, anne tarafından soyağacınızı belirlemek isterseniz mitokondrial DNA testi yaptırmanız gerekiyor. Y-kromozomunun görevi insanda cinsiyetin belirlenmesidir. Yani erkek çocuk sahibi olamayan beylerimiz ‘bana bir erkek evlat veremedin’ diye kadını suçlamak yerine bu durumdan kendi Y-kromozomlarını sorumlu tutsalar daha doğru bir iş yapmış olurlar.

Yeri gelmişken şunu da hemen belirteyim; kromozom, gen, mitokondri gibi bilimsel sözcükler gözünüzü sakın korkutmasın, bu yazıda mümkün olduğunca teknik terminolojiden uzak durmaya çalışacağım. Ama ister istemez lise yıllarından kalan biyoloji, coğrafya biraz da tarih bilgimizi zorlamak durumundayız. Mesela, biz insan türünün bilimsel adımızın ‘homo sapiens’ olduğunu bilmenizde yarar var. Hayalen 70 bin yıl öncesine gittiğimizde görüyoruz ki yeryüzünde bir erkek homo sapiens ve onun ailesi yaşıyor. Yani bugünkü Japon, Alman, Türk, Arap, İngiliz, Kürt, Rus herkesin ortak dedesi bu kişi, dünyanın başka hiçbir yerinde insan yok, ilginç değil mi? Hepimiz bir tek kişinin torunlarıyız.

Bilim adamları dini inançları çalışmalarına referans almaktan pek hoşlanmasalar da bu homo sapiense Kitab-ı Mukaddes’e atfen ‘Adam’ yani Hz. Adem adını taktılar. Bu ilk erkek ve onun çocukları doğal olarak ortak genetik özelliklere sahiptiler. Yani ten rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikler aynıydı. Ancak bu genetik özellikler zaman içinde değişti, binlerce yıl süren yolculukla bu insanların torunları Afrika kıtasına dağıldılar, bir bölümü kuzeye, bugünkü Mısır ve Filistin yönüne hareket ederken 70 bin yıl önce ilk defa Afrika kıtası dışına çıktılar; Güney Asya, Uzak Doğu ve Dünyanın her yanına göç ettiler. İşte bu göçlerin sonucu farklılaşan coğrafya ve iklim şartları insanların genetik yapılarında mutasyonlara yol açtı.

Y-kromozomunda meydana gelen her genetik değişim (SNP-Single Nucleotide Polymorphism) bir harf ile kodlanarak bu yeni genetik özelliğe ‘Haplo-grup’ adı veriliyor. Aşağıdaki kronolojik cetvele baktığımızda görüyoruz ki ilk SNP mutasyon ile BT Haplogrubu oluşuyor. Aradan birkaç bin yıl geçince bir başka genetik değişim CT haplogrubunu oluşturuyor ve bu değişimler dallanarak günümüze kadar devam ediyor. Bu makalede National Georgraphic verileri değil Dr. Stephen Oppenheimer’in araştırmaları esas alındığıdan, yukarıda sözünü ettiğim gibi karbon testlerinden kaynaklanan zamanlama fakları vardır.

Bu bilgiler ışığında genetik değişim serüvenimize bir göz attıktan sonra kaldığımız yerden devam edelim.


Bu şemada yalnızca Avrupa’da yoğun olarak görülen haplogruplar belirtilmiştir. Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında rastlanan haplogruplar, ayrıca her haplogrubun da alt grupları olduğunu düşünürsek hepsini tek şemada göstermek neredeyse imkansız. Bu nedenle sadece Avrupa kıtasında en çok görülen haplogrupları kısaca tanımakta yarar var:

Haplogruplara göre Avrupa’nın etnik yapısı

Mezolitik Avrupalılar:
I1: Ön-Germen (İskandinav)
I2b: Ön-Kelt-Germen                  
I2a1: Sardunya, Iberia                  
I2a2: Adriyatik, Tuna havzası

Neolitik göçmenler:
N1c1: Uralo-Fin, Baltık, Sibiryalı    
G2a: Kafkasya, Greko-Anadolu
E1b1b: Kuzey Afrika, Yakın Doğu, Balkan
T: Orta Doğu, Doğu Afrika

Bronz çağı göçmenleri:
R1a: Balto-Slav, Germen, Hint-İran
R1b: İtalo-Keltik, Germen, Hitit, Ermeni
J1: Kafkasya, Mezopotamya, Semitik
J2: Greko-Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya

Pek çoğumuzun bu grupları tek tek inceleyip harf ve rakamlarla belirtilen kodların yerine ulus isimlerini koyarak ülkemizdeki genlerin hangi ırklara ait olduğunu tespit etmesi zor olabilir. Örnek olarak R1a haplogrubunu inceleyelim. Yukarıdaki şemaya baktığımızda bu grubun 22-24 bin yıl önce muhtemelen Doğu Avrupa veya Güney Asya’da oluştuğunu görüyoruz. Daha çok Slav ve Germen ırklarında görülen bir gruptur. Haliyle Avrupa’da yaşayan R1a’nın açık kumral veya sarışın ten rengi, yeşil-mavi gözlü bir genetik özelliğe sahip olduğunu tahmin edebiliriz.

Nitekim aşağıdaki grafiğe bakarsak bugün Rusya, Ukrayna, Polonya gibi Slav ülkelerinde yoğun şekilde görülüyor. Buradan yola çıkarak R1a’nın sadece Rus veya Slav ırkının geni olduğunu söyleyemeyiz. Evet, Slav ırklarının ataları R1a grubundandır, ancak 22 bin yıl önce ortaya çıkan bu grup  %19-27 oranında Norveç ve İsveç’te de görülüyor. Demek ki R1a hem Slav hem de pek çok Doğu Avrupa ve İskandinav ırklarının ortak atasıdır. Bir anlamda bu milletler taşıdıkları R1a genleri kadar birbirleriyle akrabadır denilebilir.


Şimdi bir başka tipik Avrupa haplogrubu olan R1b’yi inceleyelim. Haritada görüldüğü gibi bu genetik grup İspanya, Fransa, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerinde yoğun olarak karşımıza çıkıyor. R1b yaklaşık 20 bin yıl önce oluşmuş, kronolojik şema R1a ve R1b’nin ortak ataları R1’in 26 bin yıl önce ortaya çıktığını söylüyor. Bu ne demektir?  Bu demektir ki, 26 bin yıl geriye gittiğinizde Fransız, İngiliz, Rus diye ırk kalmıyor büyük ölçüde akraba oluyorlar. Eğer 44 bin yıl geriye giderseniz bütün Avrupa ırkları IJK haplogrubundan olup aynı dedenin torunlarıdırlar. Bu noktada milliyetçilik kavramını tatsızlaştıran bir durumla karşılaşıyoruz. IJK için Rus, Alman, İngiliz, Fransız, İsveç diyemiyoruz, çünkü bu millet isimleri binlerce yıl sonra ortaya çıktı. Katı ırkçılar için gerçekten zor bir durum,  bugün nefret ettiği millet ile birkaç bin yıl önce aynı soydan olduğunu öğrenmek üzücü olsa gerek.

Bu kadar bilgiden sonra artık Türkiye’ye gelme zamanıdır. Eminim ki buraya kadar yazdıklarımızı dikkatle okumuş olanlar yukarıdaki haritada Türkiye’de yaşayan halkların genetik grafiğine baktıklarında bu renklerden hangisinin Orta Asya’dan gelen atalara ait olduğunu bilmek istiyorlar. Sizi daha fazla meraklandırmayacağım, ama daha önce bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Diğer ülkelerin gen grafiğine bakıp Türkiye ile karşılaştırdığınızda gözünüze çarpan ilginç bir şey yok mu? Mesela Rusya’nın yarısı sarı, Polonya’nın yarıdan fazlası, Fransa’nın %60’ı kırmızı, İngiltere hakeza büyük ölçüde kırmızı…

Türkiye’ye baktığımızda adeta bir gen mozaiği görüyoruz, neredeyse hiçbir haplogrup baskın değil. Eğer yeşil renk dikkatinizi çektiyse karar vermekte acele etmeyin. Yeşil renk J1 ve J2 gruplarını simgeliyor ki bunların Orta Asya ile hiçbir ilgisi yok. Nitekim bu araştırmayı yapan kaynak Türkiye için özel bir not düşmüş, tercümesi aynen şöyle;  “Türkiye, bu tabloya alınmayan Afrika ve Asya haplogruplarını da (A, ExE1b1b, C, H, L, O, R2) %8.5 oranında barındıran tek ülke…” Yani Türkiye adeta bir ırklar karışımı. Bu kadar ırk olur da bunların arasında Orta Asya’dan göç eden ataların genleri de olmaz mı, elbette var: Q haplogrubu, oranı sadece %2. Ülkenin adıyla hiçte uyumlu olmayan bir oran, bilim bazen bizleri hayal kırıklığına uğratabiliyor.

Bir başka Orta Asya haplogrubu ise N. Bugün özellikle Finlandiya ve Baltık ülkelerinde görülen bu genetik grubun da 20 bin yıllık Orta Asya geçmişi var. Türkiye’deki oranı %4. Q ve N haplogruplarının ortak atası ise 36 bin yıl önceki ‘NOP’ haplogrubu. Kronolojik cetvele baktığınızda kimlerle akraba olduğunuzu göreceksiniz. Evet, gözlerinize inanın, bütün Avrupa ve Orta Asya ırkları 36 bin yıl önce aynı soydan türediler. Tipik Avrupalı ırklar R1a ve R1b’nin atası olan R haplogrubu 30 bin yıl önce Orta Asya’da doğdu ve daha sonra Avrupa’ya göç etti.

Pek çok kişinin gen testine sıcak bakmadığını biliyorum. Son zamanlarda komplo teorilerine iyice kendimizi kaptırmışken birilerinin bu genetik araştırmaları şiddetle reddedeceğini de tahmin edebiliriz. Ama Galileo’nun dediği gibi bilim inkar kabul etmiyor, bazıları ‘hayır olmaz’ dese de Dünya dönmeye devam ediyor. Sanıyorum benim gibi merak yönü paranoyasından ağır basanlar biraz tedirgin olsalar da “bir de ben öğreneyim atalarımın kimler olduğunu” diyeceklerdir. Bilim adamları bu hızla giderlerse 3-5 yıla kalmaz insanlığın soyağacı tamamlanır, sanıyorum herkes çok yakında kiminle ne kadar akraba olduğunu öğrenecek.

Genetik soyağacı sadece bireylerin hayata bakışlarını değil, belki devlet yapılarını da sarsacak yeni bir çığır açmak üzere dersek biraz abartmış mı oluruz? Bence hayır, belki bu konunun önemini ifade etmek için bugün söyleyeceğimiz her şey az bile kalır. Kırmızı hapı alıp bir an önce gerçekle yüzleşmeyenlerin başı yakın gelecekte çok ciddi ağrıyabilir. Bu genetik çalışmaların Fransa’dan dünyaya 200 yıl önce yayılan ulus-devlet modelini nasıl etkileyeceğini yakında göreceğiz.  Bugünkü millet anlayışımızın temeli dile dayanmaktadır. Yani aynı dili konuşan insanlar aynı milletten sayılırlar. Dillerinin yakın olduğu nispette milletler birbiriyle akraba olarak kabul edilir. Türkçe-Özbekçe-Azerice gibi…

Ama diğer taraftan genlere baktığımızda Ural-Altay (Türk) dil grubunun lehçelerini konuşan bu milletlerdeki Orta Asyalı ataların geni nerdeyse yok denecek kadar az iken Finlandiya’da %58 gibi büyük bir oranda karşımıza çıkıyor. Latvia-Lituanya-Estonya gibi Baltık ülkelerinde Orta Asya ve Sibirya genleri Türk dilini konuşanlara göre çok daha iyi korunmuş durumda. Görünen o ki bilim geçmişte birkaç defa yaptığı gibi dogmaları bir kez daha yıkmak üzere. Bazı rejimler varlıklarını devam ettirmek istiyorsa dil dışında başka harç malzemelerine de acilen ihtiyaçları vardır.

Bu durumu şu an için tehlike olarak algılamayanlar unutmamalıdır ki Fransız ihtilali akabinde kraliyet giyotin altında son bulurken ne Romanov’lar ne de Osmanoğulları henüz doğmuş olan cumhuriyet rejimini ve ulus-devlet modelini kendi saltanatları için bir tehlike olarak görmüyorlardı. Ancak geleceği görmeyi başarıp yeni şartlara adaptasyonu sağlayan kraliyet aileleri bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Galiba öngörü yeteneği herkese nasip olmayan bir ayrıcalık…

İlgilenenler için Avrupa ülkelerinin barındırdıkları haplogrupların % oran tablosu aşağıda. Buna milletlerin akrabalık derecesinin tablosu da diyebiliriz. Tabii bütün bunlar y-kromozomunun hikayesi, yani baba tarafından soyağacı. Bir de mitokondrial DNA testi var, acaba anne tarafından kim kiminle akraba? Belki bir dahaki sefere de onu anlatırım.

Devam yazısı için: Türk Toplumunun Genetiği http://dunyalilar.org/turk-toplum-genetigi.html


Feridüddin Attar'dan bir pasaj

03:40 Posted by Bedri Münir , No comments

"Hallac'ı bir gece bir rüyada gördüler
Bir elinde kesik başı, bir elinde gül suyu kadehi
Sordular ona: Başın kesik. Şimdi nasılsın?
Elindeki kadeh nedir? Söyler misin?
Cevap verdi Hallac: " Adı güzel o sultan
Başı kesik birinin eline verir kadehi"
                              ***
Kim kendi başını unutursa
İçer bu mana kadehini
Cismindeki ismi kaybet öncelikle.
Canını cisim boyutundan çıkar sonra.
Onun cismine öyle sakla cismini
Ki cismin Bismillah'ın Bism'indeki elif gibi olsun saklı
Cismin gittimi arıt sen canını
Candan kurtul, müsemmada kaybol
Alemin var olduğu bir denizdir bu
Bütün dalgaları kaplamış insanın gönlünü.
Bu denizin dalgası nerede sakinleşir?
Bu çalkantılı deniz bizde sakinleşir
Can ile beden kalmamalıdır bende
İkisi kalacak olursa ben kalmaz.
Sen ile ben ağırlıkta bir batman çekeriz
Bir arpalık ağırlıkla bir dağ tepetakla olur."

Feridüddin Attar, Esrarname

31 Aralık 2014 Çarşamba

“Türkler” Niçin Müslüman Olmadı ve Olamazdı ama Müslümanlar Niçin ve Nasıl Türk Oldu? - DEMİR KÜÇÜKAYDIN

04:53 Posted by Bedri Münir , No comments
* Yaptığımız okumalar ile ilgili olduğundan dolayı aşağıdaki adresten alıntıladık. 

Okullarda okutulan ve herkesin kabul ettiği tarihe göre, Türkler 7-11 yüzyıllar arasında Müslüman olmuşlardır.
Bu hikayeyi en Marksist bilinenler bile kabul edip öyle kitaplar yazmışlardır.

Örneğin Hikmet Kıvılcımlı, “Dinin Türk Toplumuna Etkileri” diye bir kitap yazmıştır ve kitaptaki bölümlerden birinin başlığı da “Türkler ne zaman ve nasıl Müslüman oldular”dır.

Bir başkası da Erdoğan Aydın. “Türklerin Müslümanlaştırılmasının Resmi Olmayan Tarihi – Nasıl Müslüman Olduk?”diye bir kitap yazmış. (Bu iki yazının ayrıntılı bir eleştirisi şu yazıda var:“Kıvılcımlı Niçin ve Nasıl Bir Gerici Milliyetçiydi?” ve “Türklerin Müslümanlaşması mı? Müslümanların Türkleşmesi mi? (Erdoğan Aydın’ın “Nasıl Müslüman Olduk” Kitabına Eleştiri”)
*
Sorunu adlandırmadan başlayalım.

İslam uygarlığı, İran’ı (Pers Uygarlığını) fetih ettikten sonra, Kafkaslardan Çin hududuna kadar olan Orta Asya denen bölgede genellikle göçebe aşiretler halinde yaşayanlar, eskisi altında oldukları uygarlığın diniyle dinlenmişler ve Müslümanlığa geçmişlerdir. Bu süreç örneğin Germenlerin Batı Roma ya da Slavların Doğu Roma etkisiyle onların diniyle dinlenmelerine ve uygarlığa geçmelerine benzer.

Bu dönüşümü “Türklerin Müslümanlaşması” olarak tanımlamak, baştan aşağı yanlış, ancak ırkçı Türk milliyetçilerinin yapabileceği bir iştir.

Yani sorun olguda değil? (Orta Asya’daki göçebe ve yarı göçebelerin Müslümanlığa geçmesi değil) olguyu tanımlayan kavramlardadır (Türklerin Müslüman olması olarak tanımlanmasındadır.)
*
Önce kategorik bir yanlıştan başlayalım.

Masa Ahlak olabilir mi? Ya da dolap iyilik olabilir mi? İki kere iki balmumu eder mi?

Böyle bir soru bile saçma gelir insana? Bu nasıl soru diye düşünülebilir?

Ama Türklerin Müslüman olmasından söz etmek masanın ahlak olmasından söz etmekten farklı değildir mantıki kategoriler bakımından.

İslam bir dindir? İnsanlar ya da bir topluluk, bir dinden diğer dine geçebilir.

Yani aynı kategoriden şeyin içinde bir değişim olabilir.

Türklük bir din miydi? Türk diye bir din var mıydı?

Yoktu.

Bugün bizlerin Türk dediği o zamanlar Kafkaslar ve Çin arasında yaşayanlar, henüz uygarlığa bile geçememiş, göçebe veya yarı göçebe yaşayan kömünal aşamalardaki topluluklardı. Onlar da kendilerini muhtemelen Türk olarak değil, şu veya bu aşiretten insanlar olarak tanımlıyorlardı. Bu aşiretlerin veya aşiret birlikleri muhtemelen aşireti veya o birliği temsil eden totemleri ve bilgiyi koruyan ve aktaran şamanları vardı.

Yani isterseniz putlara tapıyorlardı diyelim İslam’ın deyişiyle; totemleri vardı diyelim; isterseniz şaman dinindeydiler diyelim.

(Aslında şaman dini diye bir din de yoktur. Yazısız ve komün halinde yaşayan toplumlarda, “kabilenin büyücüsü”, “şaman”, Anadolunun bazı köylerinde “kadın ana”, Avrupa ortaçağında “cadı” denilmiş ve yakılmış aynı zamanda doktor, bilgiyi toplama ve aktarma işlevinin görene şaman denmektedir. Ama bu Türkiye’de Irkçı Türklerin tarih anlatımına bağlı olarak, “İslam öncesi Türklerin dini” diye tanımlanmıştır. Burada “Türklükle” bir ilgisi olmayan, ama Türk milliyetçiliğinin ürünü ve Türklüğe bağlı olarak tanımladığı evrensel bir kategori söz konusudur. Bu Şamanın somut biçimleri ve aldığı isimler çok farklı olabilir. Ama yazısız bütün toplumlarda, esas olarak komünal ilişkileri yaşayan toplumlarda, toplumsal örgütlenmede önemli işlevi olan bir kurumdur “Şaman”lık. Alevi dedeleri, şamanların Alevilik formu içinde devam edişleri olarak da görülebilir.)

Yani o topluluklar aşiretler halinde yaşıyorlardı ve totemleri vardı. Aynı totemden gelenler kardeş sayılıyorlardı. Esas toplumsal ilişkiler buna göre belirleniyordu. Yani Dinleri “Totemizm” veya “Şamanlık” idi.

Eh aynı kategoriden şeyler içinde birinden diğerine geçiş olabileceğinden, şu veya bu “puta tapanlar Müslümanlığa geçtiler” demek gerekir.

(Tabii Müslüman olmak her zaman Müslüman olmak anlamına gelmez. İslam bir uygarlık dinidir. Aşiret bağlarını (Totemleri, putları); aşiret kardeşliğini tanımaz. Allah’a inananların kardeşliğini tanır örneğin. Ama ister Arabistan’ın Bedevileri, ister Mağrip’in Berberileri, İster Hasar Denizi kıyılarının Türkmen ve Azerileri; ister Orta Asya’nın Özbek’leri, ister Mezopotamya’yı çevreleyen dağların Kürtleri olsun bunların Müslümanlığı esas olarak ince bir kabuk olarak kalır eski üretim ilişkileri devam ettiği sürece. Esas belirleyici yine aşiret bağları olmaya devam eder. Hatta bu durum öyle etkilidir ki, İslam bile hukuken kendini bu yaşayışa uyduracak yorumlara bürünür. Örneğin Şafiilik göçebe yaşamının koşullarına uyarlanmış bir İslam’dır. Ama sürecin bu tür inceliklerini bir tarafa bırakalım. Şu veya bu toteme tapan göçebe veya tarımla uğraşan Orta Asya halkları Müslümanlığa geçmişlerdir denebilir.)

Peki, Türk ne oluyor?

Türk’ün sonradan Hint yolunu almak isteyen Alman emperyalizminin uydurduğu bir kavim olduğunu bir yana bırakalım.

Türk nedir?

Türkçe konuşan anlamında alalım.

Gerçi o zamanlar bugünkü gibi bir Türkçe de yoktu her aşiretin veya bölgenin diğerinden epey farklılaşmış lehçeleri vardı ve bunlar linguistik olarak aynı dil ailesinden sayılabilirlerdi.

Ancak o insanlar için, kendilerini Türk olarak tanımlasalar bile bunun toplumsal örgütlenme ve yaşam bakımından hiçbir anlamı yoktu. Muhtemelen çok uzaklarda kalmış bir soy ortaklığının kalıntısını veya epeyce farklılık oluşmasına rağmen yine de var olan bir dil ortaklığını ifade ediyordu.

Yani Türk linguistik bir kavramdır. Sosyolojik bir karşılığı yoktur. Türk dili sayılabilecek dillerden birini veya başka bir dili konuşmak ne toplumsal ilişkileri ne de topluluklar arasındaki ilişkileri belirliyordu. Tıpkı çekik gözlü veya sarı saçlı olmak gibi, sosyolojik olmayan bir özelliği ifade eder Türk olmak. İnsanlar Türk oldukları için şu ya da bu dinden olmazlar veya sosyolojinin konusu olacak bir farklılık göstermezler. Yeryüzündeki bütün diller aynı yetenektedir. Diller sosyolojinin konusu değildirler.

Dolayısıyla o zamanlar Türk yoktu ama haydi var saysak bile, Türk denen şey bir dini yani toplumsal ilişkilerin nasıl örgütleneceğini belirlemediği için, yani öyle bir din olmadığı için Türkler Müslüman olmadı ve olamazdı. Diyelim ki atmaca kuşu totemi olanlar Müslüman oldular ve o totemin temsil ettiği toplumsal ilişkiler ve hukuktan İslam’ın hukukuna ve toplumsal ilişkilerine geçtiler.

Geçtiklerinde dilleri aynı kaldığına göre linguistik kavramlarla düşünürsek. Atmaca totemine tapanlar Müslüman olduklarında, dilleri değişmediğine göre, Türkler Türk olarak kalmıştır. Ya da Türklükten Türklüğe geçmişler diyebiliriz.

Türklerin Müslüman olması konusunun kavramsal saçmalığı sanırım biraz açıklık kazanmıştır.

Ancak, bu tarihi diyelim bugünkü Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan’dakiler anlatırsa, “bizler 7-11 yüzyıllar arasında puta tapmaktan Allah'a tapmaya, Şamanlıktan İslam’a geçtik deseler; iyi kötü olgulara da denk düşen bir söz söylemiş olurlar.

Ama Anadolu’ya ay ad bugünkü Türk Ulusu’nun olduğu topraklara ve nüfusa gelince burada bir de olgusal yanlışlık var. Ve Türklerin Müslüman olması uydurmasındaki saçmalık şahikalarına varıyor.
Çünkü Anadolu’da o saçma anlayışla bile Türkler Müslüman olmadı ve olamazdı. Çünkü Anadolu’da Türk yoktu. Küçük küçücük bir fatih azınlık dışında Anadolu binlerce yıldır Anadolu'da yaşayan insanlarla zaten doluydu.
Şimdi anlatılan tarihe göre, Orta Asyadakiler gelmişler ve Anadolu’ya yerleşip, kendileri de Müslüman olduklarından Anadolu’yu Müslüman yapmışlar.

Burada fiziksel, kültürel veya biyolojik saçmalıklar var. Kavramsal saçmalıklardan da önce.

Bu Anadolu boş muydu? Kaç kişi geldi orta Asya'dan? O zamanlar on bin yıl önce neolitik devrimi yapmış ve yerleşik tarıma da geçmiş Anadolu nüfusu muhtemelen bütün Orta Asya’dan fazlaydı. Orta Asya boşalmadığına ve Anadolu’dakiler de buhar olup uçmadığına göre. Anadolu’ya ne geldi? Ne kadar geldi?

Muhtemelen bütün gelen fatihler birkaç yüz bin kişidir.

Bugün Türkiye’de yapılan bütün genetik analizler göstermektedir ki, Anadolu’da yaşayan bugünkü insanların ataları da Anadoluluydu. Orta Asya’dan falan gelmediler.

İkincisi, dil ortaklığı hariç, tüm müzikleri, kültürleri, yemekleri de Anadoluludur. Bir Türk bir Ermeni veya Rum’a, 16. Yüzyıldan beri ayrı düştüğü bir Azeri’den bile daha yakındır kültürel olarak. Bir Türkmen veya Kırgız ile bir Anadolulu Türkü arasındaki mesafe ise galaksiler kadar uzaktır.

Ne genetik ne de kültürel olarak bir yakınlık yoktur Orta Asya’da yaşayan nüfusla. Var olan da yüzde beş civarındadır eğer niceliğe vurulursa.

İşin ilginci, yüzyılın başındaki, Anadolu nüfusunun yarısını değiştiren, tehcir, mübadele, Balkan ve Kafkaslardan gelenlere rağmen böyledir. Yani yüzyılın başında eğer genetik analizler yapılsaydı, bu nüfuz içinde daha da küçük bir Orta Asyalı yüzdesine karşılık düşerdi.

Peki, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusunu veya ahalisini meydana getiren ve Türk dediklerimiz neler?
Bunlar Anadolu’nun binlerce yılan beri burada yaşayan ahalisi. Onların ahfadı.

Peki, onların ahfadı olmasına rağmen, niye genetik yapısı ile linguistik yapısı birbiriyle çakışmıyor? Genetik olarak Akdeniz veya Anadolu; Dil olarak Altay Ural. Bu nasıl oluyor?

Normal olarak dünyanın her yerinde Genetik ve Linguistik yapı arasında bir çakışma vardır. Esas olarak neolitik devrimi yapan kabilelerin dili muazzam bir yayılma gösterip, diğer neolitik devrim öncesi dilleri yok etmiştir. Bu gibi diller oldukça korunmalı yerlerde (Kafkaslar, Bask (Pireneler), Hindistan’ın güneyi (Dravitler) vs. gibi neolitik devrimi, yapanlar tarafından yok edilmeden öğrenebilecek kadar zamanlarının olduğu yerlerde varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Ancak dil ailesiyle genetik yakınlıkların tutmadığı bazı yerler de vardır. Bunlar şu veya bu küçük bir fatihler tarafından ele geçirilmiş, sonra o fatihlerin dile ve dinini benimsemiş yerlerdir. Örneğin Avrupa’da iki yer böyledir. Macaristan ve Türkiye.

Macaristan’ın ahalisi genetik olarak tipik bir orta Avrupalı özelliği taşımaktadır ama dili Altay Ural dil ailesindendir. Yani içinde Türkçenin de bulunduğu dil ailesindendir. Bu Macaristan’ın Orta Asya'dan gelen Hunlar veya Magyarlar tarafından fethi ve bunların dillerini zamanla yaşayanlara kabul ettirmesiyle ilgilidir.

Benzeri bir de Anadolu’da yani bugünkü Türkiye’de görülür. Halk genetik olarak tipik Anadolulu ve Akdenizlidir ama dil Altay Ural dillerindendir.

Şimdi burada açıklanması gereken iki nokta var.

Nasıl oldu da bu dil, Anadolu’nun yerli ahalisine kendini kabul ettirdi?

Nasıl oldu da Anadolu’nun yerli ahalisi Hırıstiyanlık’tan Müslümanlığa geçti?

Yani “bugünkü Türkler nasıl ve ne zaman Müslüman oldu?” (ya da bir Türk sorarsa “olduk) sorusu, doğru olarak, Anadolu’da binlerce yılıdır yaşayan bu insanlar ne zaman ve nasıl Müslüman oldular ve buna paralel olarak da dillerini değiştirdiler diye sorulmalıdır.

Yani Erdoğan Aydın gibiler, “nasıl Müslüman olduk?” derken. Eğer bir parça olgulara dayanan bir şekilde bu soruyu soruyorsa. Bu sorunun cevabını Orta Asya’da değil; Anadolu’da yaşayan insanlarda ve 7-11 yüzyıllar arasında değil de 11-19 yüzyıllar arasında aramalıydılar. Tüm o sorunun yanlışlığına rağmen.
Şimdi soruyu şöyle soralım. Anadolu’nun Rumları, Ermenileri ve diğerleri (Likyalılar, Manavlar, Çepniler, Yörükler vs.) ne zaman ve nasıl Müslüman oldular.

İkinci bir soru da şudur: nasıl oldu da Türkçeyi benimsediler?

Anadolu’da Müslüman olanlar, Orta Asya’dakiler gibi bozkır göçebesi değildiler ve totemlere tapmıyorlardı. Çünkü Anadolu ilk neolitik devrimin olduğu ve Hint Avrupa dillerinin bütün dünyaya yayıldığı yerdir. M.Ö. 2000 yıllarında Demir’in keşfi ve alüvyonu Irak ve Mısır nehir boyları dışında da tarım uygarlığına geçişin olanaklı olmasıyla birlikte aynı zamanda ilk uygarlığa geçen yerlerden biridir.

Yani Bugün Türk olan Türk olmadan önce de Müslüman olan yerli halk, Hint-Avrupa dillerinden konuşuyordu ve Hıristiyan'dı. Bunlar nasıl Müslüman oldu ve Türkçe konuşmaya başladı.

Doğru soru budur.

Tabii bunu açıklayabilmek için, başka kavramları da doğru tanımlamak gerekiyor.
*
Bir keder Anadolu’yu Türkler fetih etmedi.

Anadolu’da ta Hititlerden beri gelen uygarlıklar zinciri vardır. Doğu Akdeniz de diyebiliriz buna. Yunanlılar ve daha sonra Roma ve Bizans ile devam eder.

Bir de bugünkü Kürdistan dağlarının doğusunda Pers uygarlığı vardır. Hint ve Çin yolu üzerindeki; klasik ön Asya uygarlıklarını Hint ve Çin’e bağlayan.

Bu iki farklı uygarlık alanının arasında her zaman bir rekabet ve savaş ta vardır, bu savaşların özü de ticaret yollarına kimim egemen olacağı üzerinedir.

Kürdistan ve Anadolu bu iki uygarlığın savaş ve rekabet alanı olagelmiştir. Anadolu platosu esas olarak Grek, Roma, Bizans, Osmanlı etki alanında olmuştur; Kürdistan ise Pers etki alanında. Ancak bu iki uygarlık arasındaki sınır Kürdistan’ın Doğusundan ege kıyılarına kadar sürekli ve sık sık değişmiştir.

Örneğin Maraton bile bu iki uygarlığın savaşının bir sonucudur.

Şimdi ikinci bir noktaya gelelim. Her uygarlık aslında bir süre sonra çürür ve genellikle paralı asker olarak kullandığı ve kendi işleyişini ve zayıf yerlerini öğrettiği “barbarlar” tarafından ele geçirilir.

O “barbarlar” medeniyeti ele geçirdiklerinde yeni bir imparatorluk sülalesi kurulur ve o uygarlık alanında belli bir canlanma yaşanır. Çürümüşlük bir dereceye kadar amorti edilir. Ama kısa bir süre sonra da, önceki çürümeyi yaratan güçler yeni fatihleri de çürütürler ve bu sefer onlar da başka bir komün tarafından alaşağı edilir. Tarih üç aşağı beş yukarı böyle gider.

İşte Bizans ve Pers uygarlıkları da böyledir. Pers uygarlığı İslam aşısıyla ve Abbasi egemenliğiyle bir çiçeklenme yaşar. Ama bir süre sonra o da çürür. Selçuk beyin aşireti onun başına geçer. Bu gençlik aşısıyla, Bizans’ı, tıpkı eski İyonya ve Eski Yunanistan zamanında olduğu gibi, Pers uygarlığı Ege kıyılarına kadar sürer.
İşte Türklerin Anadolu’yu fethi diye gerçek mahiyeti saptırılmış ve anlamını yitirmiş olgu, Pers uygarlığının, başına geçmiş Oğuz soyundan bir sülale ile canlanması ve Bizans’ı Anadolu’dan çıkarması, tekrar Anadolu’ya egemen olmasıdır.

Öte yandan Bizans da bir çürüme içindedir ve İslam’ın ve diğer göçebe fatihlerin Pers uygarlığına yaptığı gençlik aşısından da yoksundur.

Hem daha yeni ve gelişmiş bir dine dayandığı; hem de daha fazla taze kan aldığı için, Pers uygarlığı Anadolu’ya iyice yerleşir kısa zamanda. Anadolu’nun ahalisi de kendisine daha fazla refah ve adalet sunan bu uygarlığın dinine geçmeye başlar. (Selçuklular, “Anadolu Selçukluları” (böyle bir devlet yoktur Türk tarihçilerinin uydurmasıdır) ve “Beylikler” yani yuvarlak hesap Yavuz’a kadar olan dönem budur.)

Mevlana’lar falan hep Pers uygarlığıdır Anadolu'daki uzantılarıdır.

Tabii bir uygarlık diğerini sadece kaba güçle ele geçirmez. Bunlar aşağı yukarı devrimlerin yayılmaları gibi kavranmalıdır: O zaman bu yeni düzenin ortaya çıkardığı kurumların da yayılışı olur. Örneğin “Horasan erleri” falan hep bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Tabii burada Pers uygarlığını ele geçirenlerin cahil aşiret çocukları olduğu unutulamamalı. Bunlar koca binlerce yıldır incelmiş devlet cihazlarını ele geçirirler. Ama o cihaz ve uygarlık binlerce yıllık birikmiş tecrübesiyle o fatihleri kısa zamanda özümser ve esas işi arkadan yürütür. Nizamülmülk’ler falan aslında tam da bunu yaparlar.
Bu fatihler devletin başındaysa elbet devlet cihazının kendi dilini konuşmasını isteyecektir. Çünkü kendisi başka dil bilmemektedir. Devlet demek vergi ve mahkemelerdir her şeyden önce. Buralarda hangi dil konuşulacaktır? Bu da fatihlerin dili olur. Fatihler ise henüz Pers uygarlığınca tam fetih edilemeden Anadolu’yu fetih ettiklerinden bu “Türkçe” olur.

Ancak uygarlık dediğin de çok ince bir şehirli tabakasıdır. Gerisi kapalı ekonomideki köylerde yaşar.
Köyler ise bir yandan komünal ilişkilerdir, yani bir uygarlık dinine gerekleri bile yoktur, eşitlikçi bin topluluk içinde yaşarlar.

Diğer yandan devlet ondan vergi alarak artı ürününe el koyar. Ona karşı bir köylü muhalefetidir.

Böylece uygarlıkların egemen olduğu alanların büyük bölümü uygarlığın resmi dininin sapkınlık olarak gördüğü komünle yakın bağlar içindeki ve aynı zamanda birer köylü partisi niteliğindeki mezhep ve tarikatların elindedir.
Bizans egemenliği altında inleyen bu komün-köylüler, Balkanlar’da Bogomiller, Anadolu’da Paulikanlardır. Yani daha sonra Osmanlı şeriatı karşısında ne durumda olacaklarsa o zaman Bizans kilisesi karşısında benzer konumdadırlar.

Fatihler elbette Bizans tarafından ezilen bu köylülerin desteğini alacaktır iyice yerleşebilmek için. Onlar da buna zaten teşnedirler. Bu devrim veya dönüşüm de Osmanlı’nın Anadolu ve Balkanlar’da Bogomillerin Bektaşileşmesi; Paulikanların Alevileşmesi biçiminde gerçekleşir.

Osmanlı İstanbul’u fetih edip onun tarafından fetih edilinceye kadar aslında bunlara dayanır ve hızlı büyümesini bu “sapkınlara” borçludur. Anadolu Sünni Müslüman olmadan önce “Sapkın” Müslüman olmuştur.
Şimdi bütün bunların yanı sıra, Müslüman olmanın vergiden ciddi bir muafiyet sağladığı da düşünülünce, Müslümanlaşmanın ve Türkçe diline geçmenin mekanizmaları daha iyi kavranır.

Böylece Anadolu’nun sapkın Hıristiyanları sapkın Müslümanlığa geçerek Anadolu’nun alttan; Şehirlerde de pers uygarlığının üstünlüğü üstten bir Müslümanlaşmasını ve Türkçe diline geçmesini sağlar.

Bu yüzyıllar içinde gerçekleşir. Beş yüz yıl aşağı yukarı. Bu beş yüz yılda yine de bir yandan Bizans’tan önce Hıristiyanlığa geçmiş daha eski dinlerden halklar (Süryaniler, Keldaniler, Ermeniler ve kiliseleri) diğer yandan Ortodokslar (Rumlar) varlıklarını sürdürürler.

Eğer yüzyıl başındaki sürgün ve katliamlar olmasa, Anadolu’nun yüzde kırkı ila yarısı arası bir nüfus dinini koruyan ama dilini büyük ölçüde değiştirmiş (Ermeniler ve Rumlar büyük ölçüde Türkçe konuşuyorlardı evlerinde bile) durumdaydı.

O halde, Türklerin “Nasıl Müslüman Olduk?” sorusunun cevabı 7-11 yüzyıllar arası Orta Asya’da değil; 11-19 yüzyıllar arası Anadolu ve Balkanlar’da aranmalıdır.

Ve totemizmden Müslümanlığa geçişten ziyade, bir uygarlık dininden (Hıristiyanlık) diğer uygarlık dinine (İslam); bir uygarlık dininin “sapkınlığından” diğer uygarlık dininin “sapkınlığına” (Bogomil ve Paulikanlıktan Bektaşilik ve Aleviliğe) geçiş olarak ele alınmalıdır.

Bu geçişler ile birlikte ve devlet cihazının Türkçe ile işlemesi de Türkçenin yayılmasının bir ek nedeni olarak görülebilir.

Sorun böyle bir bakışla incelendiğinde, gerçeğin daha sadık bir resmi çıkarılabilir.

Tabii soruna böyle bakınca Tarih kitaplarını Türk milliyetçileri başka türlü yazmak zorundadırlar. Keza “soydaşlar” o zaman Ermenileri, Rumları ve kısmen da Kafkasların ve Balkanların halklarını içerecektir; “Orta Asya Türkleri”ni değil.
*
Peki, bu Türklük nedir?

Bugünkü anlamıyla Türklük bir ulustur.

Ulus ise, modern toplumun dininin, karşı devrime uğramış biçimidir.

Yani Türklük bir dindir.

Özel ve politik ayrımına dayanan dinin politik olanı Türklük ile (bir dil, soy ve tarih vs. ile) tanımlayan bir biçimidir.

Evet, tam da bu nedenle, Türkler (Bir linguistik kavramdır çünkü İslam’dan önceki ve modern ulustan önceki Türklük) Müslüman olamaz, ama Müslümanlar Türk olmuştur.

Yüzyılın başında, önceden Müslümanlaşmış olan genetik olarak Rum, Ermeni vs. olan Anadolu’nun yerli ahalisi, Hıristiyan ahaliyi keserek Türk olmuştur. Türklük vaftizini de, kanla ve kendi kültürel ve genetik kardeşlerinin kanıyla ve malıyla yapmıştır.

Bu nedenle, Türkler ulus olarak ruhen hastadırlar hiçbir eski uygarlık beşiğinin olmadığı kadar.

Bir İranlının veya Pakistanlının böylesine saçma Orta Asyalara kadar giden gerçek kültürüyle ilgisiz bir tarih uydurmaya ihtiyacı yoktur.

Ama Anadolu’nun Müslümanlaşmış yerli ahalisinin Hıristiyanları (Yani kültür ve genetik olarak kendilerine en yakınları) keserek veya onları sürerek kendini Orta Asya’daki kavimlerin ahfadı olarak tanımlaması tam bir şizofrenik duruma yol açmaktadır.

Kimi insanlar genetik olarak hasta doğarlar; Türk ulusunun da böyle genetik olarak doğumundan gelen genetik bir sakatlığı bulunmaktadır. Hafızasızdır.

Diğer uluslar da Tarihler uydururlar ama böylesi yoktur.

Türkler ise, Türklükten demokratlığa dönüşmek ve ulusların tarihi olmadığına dair bir tarih yazmak bir yana; böyle daha kültürel; gerçekliğe daha denk bir tarih yazmaktan ve bir kültürel Türk milliyetçiliğine geçmekten bile çok uzaklar henüz.

Dolayısıyla Türklerden ciddi bir demokratik hareket beklenemez. Bugünkü tarih yazımı verilerine göre, Özel savaş dairesinin yedeği olmaya devam edecekleri tahmin edilebilir.

12 Kasım 2014 Çarşamba